31 Ağustos 2009 Pazartesi

Gölge e-Dergi 24. sayı

24 güzel ay geçti. Biz, dergimizle, hep söz verdiğimiz gibi ayın ilk günü masanızın üzerinde olduk. Dergileri yazarları-çizerleri oluşturur. Bizim de en iyilerinden yazar-çizerlerimiz var. Tam kadro, 24 ay boyunca karşınızdaydık. Dergileri her ne kadar yazarları-çizerleri oluştursa da bir derginin hayat damarı okuyucularıdır.
Bir dergi okuru varsa yaşar. Gölge’yi yaşattığınız için teşekkür ederiz.
Gölge’nin çizgi roman sayfalarında bu sayıda Meryem Çimen’in yazıp çizdiği Lanet, Mustafa Göçer’in yazıp çizdiği 3M+T , Duygu Saltık’ın yazıp çizdiği Akatsuki Gakunen’in 2. bölümü Ödeşme yer alıyor.
Yusuf Salman Gölge için Green Green anime serisini inceledi. Masis Üşenmez’de Küçük Deniz Kızı Ponyo’yu yazdı. Diğer sinema yazıları District 9 ile Fikret Karakurt ve Everlasting Moments ile Barış Saydam’dan. Hasan Nadir Derin Kel Ama Karizmatik, Sert Ama Sevimli yazısı ile Bruce Wills sinematomografisini inceledi. Cansu Korkmaz Star Wars Evreninden Son Haberler’i Gölge için derledi.
Bu sayının öyküleri Sadık Yemni’den Öte Yer Fotoğrafçısı, Ceren Erdoğdu’dan Deli Gömleği, Serdar Kökçeoğlu’dan Biz Eskiden Yürürdük, Hakan Günay Aydınoğlu’dan Narsizm, Emre Demirok’tan Birinci Tekil Şahıs, Gökcan Şahin’den Hayalet Köpek ve Can Çelikel’den Esir Kanı hikayesinin 1. bölümü.
Merve Veral’da Gönderilmemiş Mektuplar denemesi de Gölge’nin bu sayısında yer alıyor.
Bu sayının kapağı Şükrü Bağcı’dan geldi.
http://img42.imageshack.us/img42/4569/lanet.jpg
Gölge e-Dergi’yi pdf okumak için
http://rapidshare.com/files/273319822/24.pdf
Alternatif pdf dergi linki
http://download708.mediafire.com/nnahciadq2jg/nnitfgwunzb/24.pdf
Dergiyi flash olarak okumak için
http://hayalsaati.com/index.php?option=com_flippingbook&Itemid=69
Gölge e-Dergi’ye hayalsaati@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.
http://golgedergi.blogspot.com/

30 Ağustos 2009 Pazar

Mizahhaber ve bir garip hırsızlık örneği

Eline kalemi alan bir çok onur yoksunu insanın emek hırsızlığı internete de taşındı. Sıkı yasal yaptırımlara rağmen başkalarının emeğini babalarının malı gibi kullanan yazı-çizi takımının yasalara rağmen yürüttüğü hırsızlıklara başı boş internet ortamında da rastlanması şaşılacak bir şey değil gibi. Maalesef Mizah Haber şu sıralar bir tür hırsızlık olayıyla karşı karşıya:
"İnternet emek hırsızlığı merkezi haline geldi!
MİZAHHABER'İN LOGOSUNU,
İŞLERİNİ, YAZILARINI
KOPLAYAN EMEK HIRSIZI
BİR BLOG: E-MİZAH!

İnternetteki kontrolsüzlük ve varolan yasal boşluklar interneti emek hırsızlarının merkezi haline getirdi. Gün geçmiyor ki yeni hırsızlık- yeni bir taklitçilik olayıyla karşılaşılmasın... Mizah dünyasının gözü-kulağı olan ve bu işi ilk günden beri ciddi bir şekilde pek çok kişinin emeğiyle, profesyonelce bir şekilde yapan MİZAHHABER de yayına başladığı 1 Temmuz 2007'den beri emek hırsızlarının sıkça saldırısına uğruyor.
Bir okurumuz haber vermese gene haberimiz olmayacaktı. Daha dün öğrendik ki, internette adına "E-MİZAH" denen bir blog var ve bu blog başta logosu, düzeni, her şeyiyle MİZAHHABER'in adeta KOPYASI... Çünkü bu blogu yapan ve o bloga adını bile yazma yüreği olmayan zat ya da zatlar MİZAHHABER'in özenle seçip, haberli bir şekilde kullandığı işleri babalarının malı gibi kopyalamış bloga koymuşlar. Bununla da yetinmemişler. MİZAHHABER'in Facebook'taki grubunu da birebir kopyalayıp, orada yazan bilgileri de aynen kopyalamış, sadece "MİZAHHABER" yazan yere "E-MİZAH" yazmışlar... Grubun sahibi olarak gözüken Uğur Sekmen isimli kişiye bir uyarı yazısı yolladık ama henüz yanıt bile alamadık...."
Devamı - http://mizahhaber.blogspot.com/

Doğrusu bu girişimi anlamak mümkün değil. Yahu kardeşlikler yok mu aklınıza gelen özgün bir şey? Bira çaba be yav. Olmadı yazın bize öneride bulunalım! Çok ciddiyim! Sanatın üretimi de üzerine çalışılması da akıl, beyin, emek ister. Mizah ise kesinlikle zeka ister! Gelin dönün bu yoldan. E-Mizah... E, ama!

Ümit Kireççi

28 Ağustos 2009 Cuma

AVATAR izleyeni 3D kere şaşırtacak gibi

James Cameron'un yönettiği 3D animasyon film Avatar yakında vizyona giriyor. 237 milyon Dolarlık bütçesiyle dünyanın en büyük bütçeli filmi Avatar bakalım nasıl bir şey:


Avatar özel Blog: http://avatar-trailer.blogspot.com/
James Cameron ve Avatar bilgileri: http://en.wikipedia.org/wiki/Avatar_(2009_film)

27 Ağustos 2009 Perşembe

Türk romanları da çizgi romana uyarlanmalı mı?

26.08.2009 12:27
Klasikleri çizgi romandan okumak Google Gençliği için şüphesiz harika bir fikir. Bir türlü kazanamadığımız ve kazandıramadığımız okuma alışkanlığına katkısını görmek için çok satanlar listesine bakmak yeterli. Shakespeare’in Macbeth’i ve Kafka’nın Dava’sı çizgi romana uyarlandı ve yok satıyor. Bu tablo, edebiyat dünyasını ikiye bölen tartışmada hiç okunmamasındansa çizgi romanlarından okunsun diyenleri bir adım öne taşıyor. Peki bu çizgi romanları okuyanlar Dava ve Macbeth’i gerçekten okumuş oluyorlar mı? Bir roman, çizgilerle ne kadar aslına uygun anlatılabilir? İki gündür köşesini bu konuya ayıran Hürriyet Gazetesi yazarı Doğan Hızlan Türk edebiyatının bazı romanlarının da bu şekilde yorumlanabileceğini ve bunun yeni bir okuma rüzgârı yaratacağını düşünüyor. Konuyu tartışmaya açtık, işte edebiyat dünyasından farklı yorumlar...
GÜLİN YILDIRIMKAYA
gulinyildirimkaya@haberturk.com
Sinemaya uyarlanıyor da çizgi romana neden uyarlanmasın
Yazar YILMAZ KARAKOYUNLU: ÇİZGİ roman okumayı seven bir milletiz. Romanı sinemaya, tiyatroya, operaya uyarlamak nasıl mümkünse ve güzel örnekler vermek suretiyle izleyici bulmuşsa, çizgi romana da uyarlanabilir. Başarılı bir adaptasyon yapılırsa, okurunun da bol olacağı kanaatindeyim. Ruh halinin aktarılmasıdır önemli olan, zamanla daha da gelişerek iyi örnekler verileceğinidüşünüyorum. Üstelik bizim Kafka gibi Shakespeare gibi önemli yazarların eserlerine denk düşebilecek ve hatta bilek güreşine girebilecek çok güzel romanlarımız var. Erken dönem Cumhuriyet romanlarının hepsi fevkalede çizgi romanlar olabilir. Reşat Nuri Güntekin’in eserleri, biraz latifeli olarak Gürpınar.. Siyasi baskı nedeniyle tam okunamamış çok önemli romanlarımız da var,dönemleri anlatan.. Bozkırdaki Çiçek, Yorgun Savaşçı gibi..
Kendi romanlarım için de düşünebilirim
Yazar ELİF ŞAFAK: EDEBİ eserlerin çizgi romanla buluşmasından çok heyecan verici ürünler çıkabilir. Ben de çok sadık bir çizgi roman okuruyum. Edebiyatın çok daha yüce bir yere konup, diğer sanat türlerinin sanki daha aşağıdalarmış gibi konuşlandırılmasını da doğru bulmuyorum. Çizgi roman başlı başına bir sanat, orada kocaman bir âlem var. Özellikle edebi eserlerin daha fazla genç okur tarafından okunmasında çizgi romanın etkisi olabileceğini düşünüyorum. Önemli olan ortaya çıkan eserin niteliği, kategorik olarak karşı olmak mümkün değil. Farklı sanat türlerinin bir araya gelmesinden hakikaten güzel bir enerji çıkabilir. Kendi romanlarım için düşünür müyüm, kiminle çalışacağımıza bağlı. Çizgi roman sanatçısının yazarla olan uyuşması da çok önemli. Öyle bir gönül birlikteliği olursa neden olmasın?
Yetersiz okur yetersiz eser buluşması
Çizer BAHADIR BARUTER: TÜRK okurunun çizgi roman kültürü güdüktür. Önüne koyulanı (parasına kıyabilirse) yer. Oysa iyikötü ayrımı görgü ister, kıyas zenginliği ister. Bu kitaplar hayatında ilk kez çizgi roman okuyanlarla hayatında ilk kez Kafka'ya ya da Shakespeare'e vakit ayırmaya kalkışanların buluştuğu geçici bir panayır. Dünü yoktu bunun, yarını da olmayacak.
Tembeller, kültürsüzler ve görgüsüzlerin bir-iki kitaplık macerası bu. Deneyimli ve görgülü okura gelince, söz konusu örnekler dağarcığında silik kalabilecek zayıf eserler olduğundan o da tatminsiz ayrılacaktır bu okumalardan. Yani yetersiz okur, yetersiz kültürel gelenek ve yetersiz eser buluşmasından öte bir manası yok bu tartışılanın. Hem çizgi romanın hem de edebiyatın gerçek meraklıları antipatik buluyorlardır bu eciş bücüş ve ticari gevezelik furyasını. Çünkü söz konusu kitapların çizerleri vasat, uyarlamaları yavan, eser seçimleri popülist, yayıncıları birikimsiz ve okurları günübirlik.
Yarım yamalak bir şey olur okur sayısını daha da azaltır
Yazar- Edebiyat Eleştirmeni TAHSİN YÜCEL: ÇİZGİ roman, yazar veya çizer olsun, başlangıçta öyle oluşturursa güzel olur. Çizgiyle her şeyi gösteremezsiniz. Kafka’nın veya Shakespeare’in yapıtları özellikle çizgiye indirilemez. Bunu yaptığınız zaman, esere aslında içermediği bir şeyler karıştırma riski var. Çizgilerden okuru, yazarın aslında anlatmadığı yanlış yorumlara götürebilirsiniz. Kafka’nın bir romanı görüntü değildir ki, öncelikle düşüncedir. Çizgi romanla alırsınız Kafka’yı, en basite indirgeyerek bambaşka yarım yamalak bir şey yaparsınız. Çizgi roman olunca okur sayısınınartacağı fikrine gelince. Bence bundan daha yanlış bir şey de olamaz. İnsanları, gençleri okumaktan uzaklaştıran öğeler zaten bunlar. Okuru artırmayacağı gibi aksine azaltır.

Gülin Yıldırımkaya
Kaynak - Haber Türk

Teks Dalya Dedi

Teks 100. Renkli sayısıyla 186'lık Ceylan serisinden bu yana Türkiye'de ilk kez Dalya dedi.
Üstelik son bir kaç sayısını saymazsak Türkiye'de aylık olarak yayınlanıp 100. sayıyı yakalayan galiba ilk çizgi roman. Speciale Dev Albüm 15'te de renkli bir Teks macerası okumuştuk ama Joe Kubert'in comicsvari soğuk çizimleri dolayısıyla doğrusu pek hazzetmemiştim. Amerika bağlantılı olduğu için Kit Karson'a macerada yer verilmemesi, öykünün neredeyse klasik basit bir intikam hikayesi olması, alıştığımız tipik Teks çizim ve macera örrgüsünün olmaması bana biraz "yabancı" gelmişti. Hatta hikayenin sonunda Teks kendi topraklarına geri dönerken sanki başka bir yayıncıdan Bonelli'ye dönüyormuş gibi bir his yaşadım! Bence biz ilk defa "Bonelli usulü renkli bir Teks kitabı"yla başbaşayız.
Kitabı incelediğimizde, jenerik sayfasının tek renk-sarı-olduğu görülüyor. Orijinalinin böyle olup olmadığını bilmiyorum ancak zamanında Karakoç fasiküllerinin arkasında bu sayfayı aynı renkte bol bol görmüştük. O nedenle jenerik sayfasında bir sürpriz yok. Maceranın ilk ve son yaprağı suluboya gibi bir teknikle renklendirilmiş. Gerisi bildiğimiz Bonelli usulü renklendirme. Renklendirmeyi kimin yaptığı yazmıyor kitapta. Kapağın sol altındaki "Tamamı Renkli Macera" bandı Villa'nın imzasının alt köşesini hafifçe yalamış. Kitabın kağıt kalitesi çok güzel, 1. hamur. Gönül isterdiki bir de güzel sunuş yazısı olsun ve hiç olmazsa bu sayıya mahsus ara başlıklar uçurulmasın, ama her istediğimiz olmuyor işte!.. Fiyat diğer sayılarla aynı. İşte bu sürpriz oldu. Gerçi bir başka açıdan son yapılan zamla bize eşeğini önce kaybettirip sonra bulmuş muamelesi çekildiği düşünülebilir. Ama yine de Allah daha beterinden saklasın demek lazım! Neyse, yeni milenyumun bu ilk 100. sayısına hoş geldin diyoruz, darısının sırasını bekleyen Zagor ve Martin'in başına olmasını diliyoruz.
Selamlar
Lami Tiryaki

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Bodrum'da Çizgi Roman Cafe-Bar

Mustafa Kemal Şen'in bildirdiğine göre yakında Bodrum'da çizgi roman kahramanlarının içinde cirit attığı bir Cafe-Bar açılacakmış. "Bodrum Yalıkavak'ta Çizgi Roman Cafe Bar açılıyor. Dev heykellerle süslenmiş çok değişik bir konsept. Şu ana kadar 7.5m karelik alana yayılmış at üstünde Tarkan ve Kurt, Superman, Red Kit heykelleri yapım aşamasında. Ayrıca rölyef olarak Tommiks ve Konyakçı figürü. Duvarlarda yağlı boya karakterler. Kovboy arabası figürlü açık hava barı. Hepinizin tavsiyesine açığım. Açılış için tarih vereceğim. Yolu düşen herkesi beklerim."
İnanmayan aşağıdaki foto-romanı takip etsin. İşte Mustafa Kemal Demir'in elinden 2.5m yüksekliğinde 2.4m uzunluğunda 5 metrekare kadar bir alanda yükselecek Tarkan heykeli:




Mustafa Kemal Şen ayrıntı bildirdikçe biz de buradan paylaşmaya devam edeceğiz ancak gerek adres gerekse diğer duvar resimlerini acilen görmek isteyenler varsa ÇROP Facebook Grup'a merhaba diyebilir. Dahası Mustafa Kemal Şen "akıl verin" demiş, kendisiyle doğrudan iletişim de kurabilirsiniz.
Bu arada bilin bakalım sıradaki heykel hangi kahramana ait?

25 Ağustos 2009 Salı

Teşekkürler NTV Yayınları: Doğan Hızlan'a Çizgi Romanı Keşfettirdiniz

Doğan Hızlan 24 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet'teki köşesini NTV Yayınları'nın okura sunduğu iki çizgi roman uyarlamasına ayırmış, William Shakespeare'in Hamlet'iyle Franz Kafka'nın Dava'sı üzerine bir değerlendirme yazısı kaleme almıştı. Belli ki üstat yeni keşfettiği çizgi roman üzerine yazmayı keyifli bulmuş; bugünkü (25 Ağustos 2009) yazısını da çizgi romana ayırması bunu kanıtlar nitelikte. Yazı başlığını NTV Yayınları'na teşekkür olarak vermemizin nedeni de basının bu farkındalığa ulaşmasına sağladıkları katkı nedeniyledir. Zira onlarca yıldır çizgi roman okuru, uzun yıllar da çizgi roman emekçisi olarak yaşamamıza, çizgi romanın sanat olduğunu ve medya tarafından görmezden gelindiğini söylememize karşın böyle bir "moda" yaratamamıştık. Demek NTV Yayınları'nın çzgi roman açılımına ciddi bir gereksinimi varmış ülkenin. Yaşasın! Çizgi roman tekrar unutulana kadar rahat uyuyabiliriz!

Aşağıda Doğan Hızlan'ın bugünkü yazısı yer alıyor:



Türk edebiyatının çizgi romanı yapılabilir mi?


D
ÜN iki çizgi romanı tanıtmıştım. William Shakespeare’in Hamlet’i ile Franz Kafka’nın Dava’sı.

İki kitap daha yayınlandı, Manga Shakespeare genel başlığı altında. Hamlet ile Romeo ve Juliet.(*)

Yani Shakespeare’in bu ölümsüz eserleri bir Japon çizgi roman türü olan Manga üslubuyla yorumlanmış.

Modern çizgi tekniği ile klasikleri bugüne getiren anlayış da bazı okurlara daha yatkın olabilir.

Her iki kitabın sonunda da William Shakespeare’in eserlerinin özeti ve kısa yaşamöyküsü yer alıyor.

Hiç kuşkusuz bunları okurken, acaba Türk edebiyatının bazı romanları çizgi roman olabilir mi, diye düşündüm.

Yalnız romanları değil Türk edebiyatı tarihinin bile bu şekilde yorumlanabileceği kanısındayım.

Yıllar önce çizgi roman bir müzik tarihi almıştım, bilgiyi ironik bir üslupla vermişti.

90’ların ortasına kadar, yabancı çizgi romanlar epey okur bulmuştu.

Bizim karikatürcülerimizin de benzer girişimleri oldu ama onlar farklıydı. Romanlara illüstrasyonlar yapmışlardı. Hepsinin tanınmış tipleri, kahramanları hâlâ belleklerimizde.


* * *


NE var ki, bizde hiçbir roman çizgi roman olarak yayımlanmadı.

Aradaki farkı burada belirtelim.

Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini Yıldız Cıbıroğlu, gene Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi’ni Sezgin Burak resimlemişti.

Yakın zamandaki çalışmalara gelince...

Nuri Kurtcebe, Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’nı yaptı.

İsmail Gülgeç de Ahmet Ümit’in Başkomser Nevzat’ını (Çiçekçinin Ölümü) çizdi.

Peki çevirilerini gördüğümüz gibi gerçek anlamda çizgi roman yapılacak eserlerimiz hangileri olabilir? Bu listede yer alması gereken edebiyatımızın klasiklerini sıralamak kolay. Bir edebiyat tarihine, isimler sözlüğüne bakmak kâfi.

Bugünün gençlerine ya da çizgi roman meraklılarına Türk edebiyatının seçkin romanlarını bu yolla okutabilir miyiz?

Başka bir soru size.

Ortaöğretim için seçilen 100 Kitap’ın acaba çizgi romanı yapılsa gençler bunları daha istekle mi okur?

Gene itirazlar yükselecek. Çizgi roman, kitabın gerçeğinin yerini tutar mı, diye.

Hiç okunmamasından daha iyi değil midir en azından çizgi romanının okunması.


* * *

BEN bunun yeni bir okuma rüzgârı yaratacağına inanıyorum.


(*) Manga Shakespeare. Hamlet, İllüstratör: Emma Veceli, Everest Yay.

Manga Shakespeare. Romeo ve Juliet. İllüstratör: Sonia Leong, Everest Yay.


Kaynak: Hürriyet

İlgili Sayfa: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12341568.asp?mnID=12341568

"Küçük Prens" Çizgi Romanına Yayınevinden Açıklama

Küçük Prens çizgi roman uyarlamasının ülkemizde basılmasıyla birlikte eğitimciler, yazarlar ve yayınevleri uğradıkları çok ciddi hayal kırıklıklarını dile getirdiler Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki'nde sevgili çizgi roman okurları. Aralarında ÇROP üyesi Aşkın Güngör ile Ümit Kireççi'nin olduğu küçük bir grup ise çizgi roman ile edebi uyarlamanın farklılıkları ve hayal kırıklığının olası nedenleri üzerine yazarak eseri desteklemişti. Aşkın Güngör'ün geniş yazısı "KüçükPrens (çizgi roman)" ve Ümit Kireççi'nin " Küçük Prens ve İmgelerin Kalıcı Etkisi" yine ÇROP sayfalaraından okunabilir.
Aşağıda Turkuvaz Kitapçılık ve Genç Turkuvaz , Genel Yayın Yönetmeni sayın İlknur Özdemir'in yine yazılarıyla bize destek veren ÇROP üyesi Mavisel Yener'in Cumhuriyet Kitap Eki'nde başlattığı tartışmaya verdiği; bizi kırmayarak paylaşmamız üzere gönderdiği, yanıtı bulacaksınız. Çoğunlukla görmezden gelinen çizgi roman sanatının bir eserini basan, tartışmaya açan ve eğitimcilerden yazarlara, yayıncılardan okurlara kadar her kesime gazete ve kitap eki üzerinden yaygınlaştıran isimleri tebrik ederken sizleri yanıtla başbaşa bırakıyoruz:

Cumhuriyet Gazetesi

Çocuk Gençlik Sayfası Editörüne

28 Mayıs 2009

Cumhuriyet Kitap Eki’nin 28 Mayıs 2009 tarihli sayısında Küçük Prens’in çizgi romanı üzerine yapılan tartışmaları dikkatle okuduk. Kitabın yayıncısı olduğumuza göre biz de bu tartışmada tarafız, bu nedenle bu tartışma oluşturulurken yayıncının görüşünün alınmamış, bu kitabı yayınlamasındaki amacının sorulmamış olmasını yadırgadığımızı belirtmek isterim. Oysa Mavi Bulut Yayınlarından ve Bilgi Yayınevinden birer kişiyle yetinilmeyip ikişer kişinin görüşü alınmış. Böylece biz de yanıt hakkı istemek durumunda kaldık. Ayrıca tartışmaya katılan herkesin bizim yayınladığımız kitabı görüp incelemiş oldukları kanısında da değiliz.

Gözden kaçırılan bir gerçek var: Fransa’da Küçük Prens romanının yayıncısı olan Gallimard aynı zamanda bu kitabın çizgi romanının da yayıncısı. Yani aynı yayınevi bilerek, isteyerek, uygun görerek bu kitabı ısmarlamış ve yayınlamış; kısa sürede Fransa’da 100.000’i aşkın okurla buluşturmuş, 25’i aşkın ülkeye haklarını satmış. Fransa dışında Türkiye, Küçük Prens çizgi romanını yayınlayan ilk birkaç ülkeden biri. Fransa’nın en başarılı illüstratörlerinden Joann Sfar romanı uyarlamış, çizimlerini hazırlamış, Gallimard’ın ve yazarın varislerinin onayından sonra kitap haline getirmiş. Elbette ki bir kitabın romanıyla çizgi romanı aynı olamaz, tıpkı bir romanın film uyarlamasının romanla aynı olmayacağı gibi. Tartışmaya katılanların belirttiği türden sakıncalar olsa bizzat Gallimard Yayınevi onaylar mıydı? İzin verir miydi? Öte yandan teknik konularla ilgili eleştirilerde de bilinmesi gereken bir husus, bizim Gallimard’dan gelen şablonu (ithaf ve sayfa düzeni dahil) aynen uygulamak durumunda oluşumuzdur.

Genç Turkuvaz’ın ilk kitabını seçerken, özel bir kitap olmasını istedik. Ve bu özel kitabı seçtik. Özenle de hazırladık. Romanı okumamış olanlara ya da çizgi roman meraklılarına da Küçük Prens’i tanıtmak istedik. Bazı meslektaşlarımızın bu çizgi romandan bizim yayınlamamızla birlikte haberleri olmasına üzüldük. Eminiz ki, onlar fark edip yayınlasalardı biz alıp keyifle okur, bu özel kitabın Türkçede okunmasından sevinç duyardık.

Bu örnekte olduğu gibi, her yenilik önce tepki ile karşılanır. Biz iyi ve yeni bir şey yaptığımıza inanıyoruz. Ama önce Çin’de yayınlanan ve önümüzdeki dönemde Türkiye’de de başka bir yayınevince yayınlanacak olan bir kitabın (Karl Marx-Kapital)) bile çizgi romanının yapıldığı günümüzde artık yeniliklere sırt çevirmek yerine daha hoşgörülü bir bakış açısıyla, daha geniş bir vizyonla yaklaşılması gerektiğine inanıyoruz.

Her şey bir yana, bu ifadelerin, nitelikli yayınlarıyla sesini duyuran Turkuvaz Kitap’ın yeni markası olan ve yayın hayatına bu kitapla başlayan Genç Turkuvaz’a, pek de hoş bir ‘Hoş geldin’ olmadığını düşünüyorum. Tartışmaya katılan meslektaşlarımızdan birinin: ‘Küçük Prens’in çizgi romana ihtiyacı yok ki! Bu ihtiyaç yalnızca para ihtiyacı olabilir,” şeklindeki; bir başkasının da ‘Vahşi kapitalizmin sivri dişleri yayıncılık etiğine her geçen gün daha çok geçiyor,’ şeklindeki talihsiz ifadeleri ancak hınzır bir gülümseme yerleştirebilir biz Genç Turkuvazcıların dudaklarına. Demek ki yalnızca biz ticari amaçla kitap çıkarıyoruz, ya da bir romanın çizgi romanını yayınlamak ‘vahşi kapitalizmin sivri dişleri’ anlamına geliyor. Kitabımızı benimsemeyen, eleştiren kişilerin hemen hemen her ülkede, çizgi roman yayıncılarının her türlü konuya el attıklarından , Alis Harikalar Ülkesinde’den Kırmızı Başlıklı Kız’a, Güliver’den, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’a kadar bütün çocuk ve gençlik klasiklerini defalarca, farklı farklı çizimlerle okura sunduğundan haberleri olmalı demek durumunda kalıyorum. Günümüz yayıncılığının yönünü ve farklı ufuklara doğru gelişimini, çizgi romanlardaki inanılmaz çeşitliliği, bunların amacını ve hızla yaygınlaşmasını takdir edemeyenlere yakışan bu ifadeleri bir ‘fikir sürçmesi’ olarak kabul ediyorum. Bu bağlamda, Küçük Prens’in ucuz fiyatlı korsan baskıları hâlâ pervasızca alınıp satılırken kimsenin sesini yükseltmediğini de unutmamak gerekir, diye düşünüyoruz. Yayıncılığımızın bugünkü aşamasında birbirini gereksiz yere eleştirmektense yapılan iyi işlere alkış tutacak yayıncılarımızın da olduğunu bilerek ve hepimizin köstekten çok desteğe ihtiyacı olduğuna inanarak, saygılarımı sunarım.

İlknur Özdemir

Turkuvaz Kitapçılık ve Genç Turkuvaz

Genel Yayın Yönetmeni


24 Ağustos 2009 Pazartesi

Klasikleri Çizgi Romandan Okumak


24 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet'te Doğan Hızlan "Klasikleri Çizgi Romandan Okumak" başlığıyla bin makale kaleme almış. Burada o yazıyı bulacaksınız.


OKUMAYA görselliğin katkısını sevenlerden misiniz? Yoksa has klasik okuru olarak, onları kitaptan mı okurum diyenlerdensiniz.

Başta tercihinizi yapın. Çünkü artık klasikleri çizgi romandan da okuyabilirsiniz.

Ama bunların da ayrı bir tadı, özelliği olduğunu da unutmayın.

Son birkaç haftadır çok satanlar listesinde, klasiklerin çizgi roman uyarlamaları dikkat çekiyor. Bunların devamı olan yayınlar da geliyor.

Willam Shakespeare’in Macbeth’i, Franz Kafka’nın Dava’sı bugün üzerinde duracağım ‘klasik’ çizgi romanlar.

Macbeth’in başında; oyunda yer alan karakterler tanıtılıyor, bir de Önsöz var. Kuşe kâğıda basılmış, bütün sayfalar renkli.

Macbeth’in sonunda, William Shakespeare’in yaşamı, Gerçek Macbeth, Macbeth ve İskoçya Kralları, Shakespeare’in Macbeth’inin Tarihi, Küre’de Shakespeare Turu, Bugün Shakespeare yazıları var. Onlar da ayrıca önemli metinler.

Klasikleri okumak her zaman insanın zihnini açar, bugünü daha iyi değerlendirmeyi mümkün kılar. Söz konusu iktidar olursa, insanoğlunun hırsının sınırsızlığı, kan dökmeyi bile göze aldığını Macbeth’te Shakespeare, büyük ustalıkla bize gösteriyor.

İktidar hırsı konusunda bizi bugün de düşündürecek bir kitap ve her ne kadar çizgi roman okuru olmasam da, çok beğendiğim bir klasik eseri yeniden okutabilen bir çalışma olduğunu söylemeliyim.

* * *

FRANZ Kafka’nın Dava’sını okumadıysanız, bugün hemen bir kitapçıya gidin, çizgi romanını alın, okuyun.


Zaman zaman şaşırarak, kendinizi denetleme ihtiyacı duyabilirsiniz. Ben bu hukuk düzenini biliyorum, başımdan geçti ya da tanıdıklarımın başından geçiyor, diyeceksiniz.

“Biri Joseph K.’ya iftira atmış olmalıydı. Çünkü hiçbir kusur işlememiş olmasına rağmen bir sabah ansızın tutuklandı” diye başlıyor Kafka’nın sarsıcı eseri.

Dava, bütün dönemlerde, bütün iktidarlarda insanın başına gelebilecek, gelen bir kâbusu anlatıyor.

Nedir Dava: “Joseph K’nin hikâyesi, devlet hakimiyeti üzerine bir alegori, Orwell’in ‘1984’ünün bir öncüsü, hain bir adli labirentin masum bir vatandaşı yavaş yavaş yiyip bitirdiği bir öykü olarak okunabilir. Jean-Paul Sartre ise eseri, suçluluk duygusu ve korkunun bireyin her bir eylemine ve düşüncesine musallat olduğu bir latent antisemitizm dünyasında Yahudi kimliği üzerine bir alegori olarak yorumlamıştır. (...) Kısaca bu metin tamamıyla yorumlanabilecek bir metin değil. Mutlaka saklı kalan bir tarafı var ki bu yanıyla her yeni okuyucu neslini büyülemeye devam ediyor.”

Dava’yı okuduğunuzda, gazete haberlerini daha derinden anlayabileceksiniz. Aylardır ülkemizin de gündeminde olan birtakım davaları bir de bu eserin dürbününden değerlendirin, ilginç olabilir. Ayrıca Dava, belki de atmosferine uygun olarak siyah beyaz olarak çizilmiş. Bu, romandaki o gerilimli atmosferi de başarıyla yansıtmasını sağlıyor.

* * *

ÇİZGİ romanları beğeneceksiniz. Çünkü asla eskimeyecek klasik eserlerin uyarlaması, hele bir de çizgi roman tutkunuysanız, ayrı bir zevk alacağınızı söylemekten bir çekince duymuyorum.

Macbeth, William Shakespeare, McDonald - Haward, Çizgi Roman Dünya Klasikleri, NTV Yayınları.

Dava, Franz Kafka, Montellier-Mairowitz, Çizgi Roman Dünya Klasikleri, NTV Yayınları.


Kaynak: Hürriyet

Ana Sayfa: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12334722.asp?mnID=12334722

"The Yazar" Zeynep Alpaslan / Emir Yardımcı Bant Çizgi Romanı

Radikal Gazetesi'nde yepyeni bir bant çizgi roman "The Yazar". Genç yazar Zeynep Alpaslan, genç çizer Emir Yardımcı (İstanbul Zombie 2066 çizerlerinden) ortak üretimi olan eser her gün gazete sayfalarında.
Yayınlanmış sayıları okumak isteyenlere

23 Ağustos 2009 Pazar

Yıldız Savaşları : Klon Savaşları Cilt 2

Star Wars : Klon Savaşları Cilt 2
Zaferler Ve Fedakarlıklar
Bin yıl boyunca Cumhuriyet kaos içindeki bir galaksiye düzen ve adalet getirmek için Jedi’lara bel bağladı. Şimdi, Klon Savaşları’nın patlak vermesiyle birlikte Jedilar ordularla savaşacak, kendi ordularına komuta etmek üzere çağırıldılar... Sadece savunmak amacıyla değil, saldırmak için de. Bu General Obi-Wan Kenobi’nin kendisi için seçeceği bir rol değildi, fakat gözardı edemeyeceği bir görevdi.
Kenobi’nin dik kafalı çırağı Anakin Skywalker içinse Cumhuriyet için çıktıkları son görevlerinin politikadan ziyade kişisel bir anlamı vardı: Ayrılıkçılar Naboo’nun aylarından birini istila etmişlerdi ve Anakin’in aşkı Padme Amidala’nın ana gezegenine karşı bir soykırım saldırısı planlıyorlardı!
Kahramanca davranışların, umutsuz eylemlerin, sıkıntılı ittifakların ve hem asil hem de hesaplanmış fedakarlıkların dönemi. Jedi’ların her zaferin bir bedeli olduğunu öğrendikleri bir dönem.
----------
Klon Savaşları toplam 9 ciltten oluşmaktadır. “Bölüm 2: Klonların Saldırısı” ile “Bölüm 3: Sith’in İntikamı” filmleri arasında geçen bu hikayeler filmlerde sadece başlangıcı ve bitişi gösterilen bu uzun savaş dönemi boyunca yaşanmış olaylara ışık tutmakta. Ayrıca filmlerde sadece geri planda gözüken ya da gözükmeyen çok sayıda karakterin bu savaşlarda oynadıkları rollere detaylı bir şekilde değinerek onları da ön plana çıkarmaktadır.

1 Eylül 2009'da bayiilerde!
İndirimli Ön Sipariş İçin : Jed Bang

21 Ağustos 2009 Cuma

Eksik Halka - Galaksi Yayıncılık / Necattin Sinanç Söyleşisi

Sevgili Ümit kardeşim öncelikle seni tüm içtenliğimle selamlıyorum. Aslında Aşkın Güngör’e de söylemiştim benim için büyük bir sürpriz oldu bu. Hani içimde çeyrek asırdır kabuklaşan yaranın üzerini de açmadınız değil. Ama yine de kabuk bağlamış bu yaraya bir miktar olsun merhem çalacağınız için şimdiden minnettarım. Hani derler ya “gözü açık gitmek” diye… Belki bunu önleyeceksiniz. Teşekkür ederim.
Elimden geldiğince sorularınızı okurların zevk alacağı bir tarzda cevaplamaya çalışacağım. Ama şunu unutmayın ki cevaplarımın tamamı yaşanmış ve gerçek düşüncelerimden oluşmaktadır.

Ümit - Necattin Sinanç’ı tanıyarak başlasak? Kimdir Necattin Sinanç? Çizgi romana nasıl bulaştı? İlk ne okudu? Hangi çizgi romanları sever? Şu anda neler yapmakta?

Sinanç - 1.1.1963 senesinde Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlı, eski adıyla Gencolar, yeni adıyla Koruköy köyünde bir kış günü dünyaya gelmişim. İlkokulu üçüncü sınıfa kadar bu köyde okudum. Buradaki okul yılları ayrı bir roman olur ama konumuz dışında. İlkokul 4 ve 5. sınıfı Ankara Ayvalı İlkokulu'nda, ortaokulu da yine Ayvalı Ortaokulu'nda tamamladım. Liseyi Yenişehir Lisesi'nde tamamladıktan sonra, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İnşaat bölümünden mezun oldum. Askerliğimi İstanbul’da yapınca İstanbul’a karşı bir sempatim uyandı ve askerlikten sonra İstanbul’a yerleştim. Evliliğimle birlikte Alfa Yayıncılık'ta paketleme servisinde göreve başladım. İşte, aslında sadece ekmek parası için iş ararken çizgi romanla tanıştım. İşe girişim de ayrı bir macera. Sevgili Gül Sağıroğlu’nun özel tercihleri doğrultusunda işe alındım. O ana kadar kendisini tanımıyordum. Bunu da şuradan söylemeden geçemeyeceğim, zaman zaman tercihlerinde yanılmış da olsa insana değer verme konusunda kendisini takdir ediyorum. Umarım sağlığı yerindedir.
İlk okuduğum, eğer kastettiğiniz çizgi roman ise, Conan'dır. Conan’ın bende ayrı bir yeri var. Uzun süre emek verdiğim çizgi romanların başında gelir. Aslında simgesi olan barbarlık ona hiç yakışmıyor. Ben onu daha çok bir adalet temsilcisi gibi algıladım hep. Alfa'da olduğumuz süre içinde yeni bölümlerini dört gözle beklerdik. Galiba o zamanki çizgi roman okurunda da ayrı bir ruh vardı. Bunu anlatmak biraz zor. Yani kitap elimize geçer geçmez, henüz tercümesi, kaligrafisi yapılmamış olduğu halde bile kitapla bütünleşirdik. Bunu ben okurların yazmış olduğu mektuplardan da anlıyordum. Onlar da aynı şekilde bizimle beraber yaşıyordu bu duyguları.
Alfa Yayıncılık benim hayatımda ayrı bir yer edindi. Orada beni etkileyen çok şeyler oldu. Bu sadece çizgi romanlar değildi. Ama en sevdiğim çizgi romanlar Alfa Yayıncılık'ta çalıştığım dönemlerde çıkan yayınlardı. Bunların başında elbette Conan geliyordu, ayrıca Punisher da beni çok etkilemiştir. Teks’ten de etkilenmedim diyemem. Onun bende bıraktığı izlerin yeri de ayrı.
Şu anda Kayaoğlu İnşaat adlı özel bir firmada yönetici olarak görev yapmaktayım. Yaklaşık on yıldır bu firmada çalışmaktayım. Aslında eğitimini görüp mezun olduğum asli mesleğime döndüğümde sevinmem gerekirken tam tersine içimde bir burukluk vardı. Basına olan düşkünlüğüm beni Galaksi Yayıncılık'tan sonra da yalnız bırakmadı. Beş yıl kadar kurucusu olduğum Akçakoca Tunç Radyo TV'de reklam müdürlüğü ve spor spikerliği yaptım. Basına olan aşkım bununla da kalmadı: Birçok yerel dergi ve gazetede yayınlarım çıktı. Ama yerel olmaktan öteye geçemeyince ekonomik koşullar her seferinde beni yayın dünyasından uzaklaştırdı. Henüz yayınlanmamış bir de araştırma ağırlıklı romanım var. Eğer başarıp basabilirsem belki bir nebze olsun içimdeki ateşin dinmesini sağlayabileceğim.

Ümit - Necattin Sinanç çizgi roman alanında neler yaptı?


Sinanç - Necattin Sinanç çizgi roman alanında dışarıdan baktığınızda fazla bir şey yapmış gibi görünmüyor. Elbette sevgili Aşkın gibi yeni eserler oluşturmak gibi bir misyon üstlenmedim. Çizgi roman dünyasındaki konumum farklı olacaktı. Buna biraz sonra açıklayacağım. Emek diyecek olursanız Alfa Yayıncılık'ta verdiğim hizmetler bellidir. Her kademede emeğim vardır. Bunu çalışan arkadaşlar da bilir. Paketlemesinden nakliyesine, muhasebesinden kaligrafisine, aylar öncesinden yayınların yapacağı satışları programlayarak planlar yapardık. Her şey saat gibi işliyordu. Galaksi Yayıncılık'ı anlatmaya gerek var mı bilemiyorum. Kurucusu olduğum bu firma için çok şeyimi kaybettim. Ama bundan asla şikayetçi değilim. Tabii ki bütün bunlar çizgi roman için yapılmıştı. Ama biraz sonra anlatacağım nedenleri okuduğunuzda Necattin Sinanç'ın çizgi roman için neleri feda ettiğini anlayacaksınız. Bunu bir gururlanma olarak söylemiyorum. Elbette bir başarısızlıktır ama ben bu başarısızlığı çizgi romanın sırtına asla yüklemedim. Çünkü çizgi romanı çok seviyordum. Ama yapabileceğimin fazlasını yapmak da beni çizgi romandan koparmamaya yetmedi. Yine de mutlu değil miyim? Elbette mutluyum. Aşkın gibi bir kardeşim bu alanda başarısının başlangıcında beni gösteriyorsa bundan daha büyük mutluluk olur mu?

Ümit - Galaksi sürecinden önce Alfa vardı. Orada neler yaşandı? Ülkemizin belki de en doyurucu yayınevlerinden biriydi Alfa. Peki çizgi roman adına neleri başardınız orada?

Sinanç - Alfa yılları hayatımın en unutulmaz yılları. Ben Alfa Yayıncılık'ta zamanında görevimin başında olabilmek için dört saat yol yürüdüğümü hatırlarım. Bu bir özveridir. Elbette bir sevgidir de. Aslında benim yaşantım hep böyleymiş, bunu çok sonradan anladım. Yine de Alfa'nın bende ayrı bir yeri var. Alfa Yayınları'nda ekip bir aile gibiydi. Elbette benden sonra yaşananlardan haberim olmadı. Ama benim dönemimde herkes görevini dört dörtlük yapmaktaydı. Gül Hanım o kadar büyük bir güven duymuştu ki ekibe, çoğu zaman yayınevine uğramazdı bile. Arada bir gelip programları inceler, yapılması gerekenler ya da yapılmış işler hakkında bilgi alır, imzalanacak belgeleri imzalayıp emin bir şekilde giderdi. Bu nasıl mükemmel bir ekibin iş başında olduğunu gösteriyordu. Ast üst yoktu. Herkes özveriyle çalışıyordu. Elbette Alfa Yayıncılık çizgi roman alanında dönemin önde gelen isimlerinden biriydi. Ama bu sadece kaliteli çizgi romanlar yayınlayışından kaynaklanmıyordu. Okura verilen önem, okurla içi içe oluşu, ciddiyeti Alfa Yayıncılık'ı bu konuma getirmişti. Ben Alfa Yayıncılık'ta elbette birçok görev aldım, ama sanıyorum bu alanda en büyük katkım okurlarla olan bire bir diyaloğumdur. Bu sayede birçok okura çizgi roman sevgisi aşıladığımı sanıyorum. Umarım bu röportajı okuyan o döneme ait okurlar vardır. Elbette onlara bu sevgiyi aşıladığım için büyük mutluluk duyuyorum. Yediden yetmişine ayırt etmeden bütün okurlarla aynı düzeyde ve aynı seviyede olmaya çalıştım. Onların farklı insanlar olduğunu hissettirmeye çalıştım. Bir nebze bunu başardığımı sanıyorum. Bu benim diğer hizmetlerimin yanında beni daha çok gururlandırıyor elbette. Yayınları yetiştirebilmek için sabahlara kadar mesailerimiz olmadı mı? Elbette oldu. Ama hepsi birer tatlı anı olarak ama çizgi romana yapılmış hizmet olarak hatırlanacaktır. Bu benim için bir başarıydı Alfa dönemlerinde.

Ümit - Bugün yayınlarda bir patlama var. Okur sayısında da foslama. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sinanç - Bilgisayar, internet, bilinçlenmiş gelişmiş bir toplum seçenek sayısını arttırmıştır. Elbette yayınların çoğalması normaldir. Kalite var mı, bu tartışılır. Ama bence çok kaliteli yayınlar yapılmakta. Yeni neslin yaratıcılığı çok güzel. Taktir ediyorum. Okur sayısının neye göre değerlendirildiği önemli. Ülkemizin nüfus artış oranına göre mi, yoksa ülkemizdeki kitap okuma alışkanlığının gelişmesine göre mi, yoksa içinde bulunduğumuz eğitim düzeyine göre mi? Bu başlı başına bir sorun değil mi ülkemizde?
Ülkemizdeki çizgi roman okurluğunun foslaması bence ülkemizin eğitim sisteminin foslamasıyla eşdeğerdir. Bu açıkça görülüyor. Eğitim sisteminin çöküşü elbetteki çizgi roman okurunu da etkilemiştir. Eğitim düzeyi yükselmeyince yaratıcılık geriledi, yaratıcılık gerileyince yayıncılık geriledi, buna bağlı olarak okur sayısı geriledi elbette. Bu çok acı. Gelişmiş ülkelere baktığımızda, üst düzeyde eğitim yapan ülkelere yani, bu hiç de böyle değil. Bir sevgi durup dururken yok olmaz. Yok olmasına sebep olursanız yok olur. Yıllarca çizgi romanlara işkence ettiler ülkemizde, şimdi de can çekişmesine göz yumuyorlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ne yazık ki en başarısız ülkelerden biriyiz. Üzülmemek elde değil. Yine de umutlu olmak gerekir. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte yeni gençler bu konuya el atacak gibi görünüyor. Umarım düşündüğüm gibi olur.

Ümit - Bir zamanların yayınevleriyle okur ilişkisini bugünkülerle kıyaslayabilir misiniz?

Sinanç - Gerek Alfa Yayıncılık'tayken gerekse Galaksi Yayıncılık'ta yayınevi okur ilişkisi gerçekten ayrı duygusal eksenler üzerine kurulmuştu. Okur yayınevini sahiplenmişti. Hatalarımızda bizi uyarabiliyor ve yayınevine sahip çıkıyorlardı. Eleştiriler elbette vardı. Ama genel anlamda okur yayınevini ikinci adresi gibi yapmıştı. Bu da bize ayrı bir haz veriyordu. Birçok okur yayınevinde yapılması gereken yenilikler, değişiklikler hakkında söz sahibi bile olmaya başlamıştı. Yayınevi okur ilişkisi ağabey kardeş ilişkisine dönüşmüştü. Yakın zamanda yayınevlerinin nasıl çalıştığı konusunda fazlaca bilgi sahibi değilim. Ancak okur yazılarından çok büyük mesafenin oluştuğu gözleniyor. Yaratıcılık ve başarı için bunun iyi olacağını söylemek doğru olmaz.

Ümit - Galaksi kuruldu. Ekibinizi veya çalışma arkadaşlarınızı, onların çalışmalarınıza bakış açılarını, neler yaptıklarını anlatabilir misiniz?

Sinanç - Galaksi Yayıncılık bende derin bir yara bırakmıştır. Aslında Alfa Yayıncılık'taki gibi organize bir ekip yoktu Galaksi'de. Bunu oluşturmayı zamana bırakmıştık. Alfa Yayıncılık'tayken emeğimin karşılığı olarak elde ettiğim kazancımı yatırmıştım Galaksi Yayıncılık'a. Kuzenim Tuncay Tosun'la birlikte kurduğumuz Galaksi Yayıncılık'ta tüm kararları ben alıyordum. Tuncay’ın yayıncılık konusunda tecrübesi yoktu. Önceden planlanmış bir iş miydi? Evet, daha Alfa Yayıncılık'tayken Galaksi Yayıncılık'ın hayallerini kuruyordum. Hatta boş zamanlarımda yayınevinin programı ile izleyeceği yoldan tutun logosuna kadar her şeyini hazırlıyordum. Ve o an geldi, Galaksi Yayıncılık hayata gözlerini açtı. Aşkın'a hak veriyorum: Doğrudur, prematüre doğmuştu Galaksi. Ama unutulmamalı ki evladı sakat doğsa da insan "evladımdır" deyip son ana kadar mücadelesini sürdürmüyor mu? Galiba benim en büyük hatam da bu oldu.
Mükemmel bir yayın seçmiştim. Teks gerçekten tüm dünyada en fazla okura sahip kitaplardan biriydi. Aslında düşüncem Teks’i orjinaline yakın ölçülerde çıkarmaktı, ama ekonomik koşullar buna engel oluyordu. Geleceğini düşünmeliydim yayınevinin. Öyle de yaptım. Teks'le ilgili üç aylık plan hazırladım. On bin tirajla başlayacaktım. Maliyet hesaplarını çıkardığımda gördüm ki %32’lik satış kendisini kurtaracaktı. Satabilir miydi? Okur araştırmalarımda satabileceğini öğrendim. Bu benim için büyük bir mutluluktu. Galaksi’nin başlangıçlarında duyduğum hazları şimdi anlatmak imkansız. Tüm baskılar hazırlanmış iş sadece mücellit işine kalmıştı. Bir de dağıtım anlaşması yapmam gerekiyordu. Sevgili Aşkın bu dönemlerde çok destek oldu bana. Kendisine minnettarım. Büyük bir dosttu benim için. O dönemlerde YAYSAT dağıtım dışında bir de Birleşik Basın Dağıtım vardı. Tüm prosedürleri tamamlayıp yayın dağıtım başvurumu Yaysat’a yaptım. İki gün sonra cevap yazısını aldım. Ve beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü Yaysat %40 dağıtım hakkı istemişti benden. Bunun üzerine maliyeti koyduğumuzda %60 gibi bir satış yakalamam gerekiyordu. Bu imkansızdı. Bütün hayallerim o cevap yazısında gömülü kaldı. Yaptığım itirazlar ve ricalar yetersiz kaldı. Alfa Yayıncılık için alınan %20 dağıtım payı beni yanıltmıştı. Hatta bazı yayınlarda %15 alınıyordu. Basılmış yayınları ne yapacaktım? Acaba okur bana bir sürpriz yapabilir miydi? Bütün umudum okura kalmıştı. İlk dört sayı ortalaması %39 idi. Aslında fena da satmamıştı. Ama bu asla yeni sayıları devam ettirmeme imkan tanımayacaktı. Yine de bırakmayıp telif haklarını aldığım sayıları basma kararımdan vazgeçmedim. Neticede Teks’in okur yüzdesi ortaya çıkmıştı. %35 ile %45 arası. Ben bütün bu olaylar olmasaydı Teks'in çok daha başarılı bir satış elde edeceğine inanıyordum. Çünkü Aşkın da biliyor, alışılmışın dışına çıkarmayı düşündüğümüz Teks’le ilgili çok daha farklı planlarımız vardı. Aşkın Güngör'ün Galaksi Yayıncılık için sarf ettiği emeği göz ardı edemem. En fazla emeği geçenlerden biridir. Onun bir gün çok başarılı bir yazar olacağına o dönemlerde de inanıyordum. Galaksi Yayıncılık eğer buna önayak olduysa bu da ayrı bir gurur olmalıdır. Galaksi Yayıncılık'ın prematüre doğuşu ölümünü hızlandırdı. Elden ne gelebilirdi? Elbette çalışanlar üzülecekti, ama bu sonun gelmesine engel değildi.

Ümit - Galaksi kurulmalı mıydı? Sevimsiz bir soru farkındayım, ama Galaksi hangi açığı kapatacaktı, çizgi romanımıza neler katacaktı, hedefleri neydi, ne oldu?

Sinanç - Galaksi kurulmalı mıydı? Elbette kurulmalıydı. Ama Türkiye şartlarında haklısınız, kurulmamalıydı. Galaksi sıradan bir çizgi roman yayınevi olmayacaktı. Galaksi'yi kurarken çizgi romanla çizgi film dünyasını birleştirmeyi hedeflemiştim. Bu yolla çizgi roman okurunu foslanmaktan kurtarabilecektim. Galaksi Yayıncılık'ı düşündüğümde gözlerimi kapar, binlerce çizgi roman yazarıyla çizerinin dev bir plazada harıl harıl yeni eserler ürettiğini görürdüm. Tüm dünyaya filmleştirilmiş eserlerin pazarlandığını görüyordum. Bu hedeflenmiş bir düşünceydi, bir hayal değildi. Ne yazık ki hayal olarak kaldı.

Ümit - Tex’le ilgili pahalı telif ödediğinizi öğrendik. Elbette satışa da yansıyan bir durum bu. Bu konunun detaylarını sizden öğrensek.

Sinanç - Teks’le ilgili yüksek telif ücreti ödediğim doğrudur. Bu maliyeti etkiledi elbette. Ancak zaten bütün maliyet hesaplarını yapmıştım. Tabii ki telif ücreti de bunun içindeydi. Ama hiç telif ücreti ödemeden bu yayınları alsaydım bile yine de dağıtım şartlarının altından kalkamazdım. Yukarıda da belirttiğim gibi, en büyük sebep dağıtımdı. Ayrıca yaptığım anlaşma gereği ilk on sayı için bu rakam geçerliydi. Sonraki her on sayıda bu oran aşamalı olarak %30 indirilecekti. Ama devam edemediğim için böyle bir yanlış fikirle karşı karşıya kaldım. Aslında ilk 40 sayıya ulaştığımda Conan'la telif ücretleri aynı düzeye inecekti. Tabii bunun yanında yeni yayınlar alma imkanı da doğacaktı.

Ümit - Dağıtım… Yayın evlerimizin en büyük sorunu. Galaksi tek yayınla çıktı okurun karşına. Bu doğru bir hareket miydi? Birkaç yayın, daha kapsamlı bir pazar payı kapmada kolaylık sağlamaz mıydı? Belki de Galaksi’nin kurulması biraz daha ileri tarihe alınmalı ve daha güçlü bir alt yapıyla ortaya çıkmalıydı. Yoksa dağıtım yine de bitirir miydi tüm çizgi roman basma hevesini?

Sinanç - Galaksi’nin erken verilmiş bir karar olduğu fikrini onaylıyorum. Ancak birkaç yayınla birden piyasa girsek de dağıtım firmasının daha düşük oranla yayını dağıtmayacağı belliydi. Galaksi’nin Alfa’daki gibi sağlam iade stoku da yoktu. Alfa Yayıncılık bu stoklardan çok iyi yararlandı. Hatta Galaksi’nin iadelerinden bile faydalandı. Ama haklısınız. Yine de dağıtım bir gün çizgi romanı bitirecekti. Ben bunu o zaman Yaysat’tan aldığım cevaptan sonra anladım. Bu kaçınılmazdı. Ekonomik güç çizgi romanın hayatına süre biçmişti. Ve neticede de öyle oldu. Bu da her ne kadar erken verilmiş bir karar gibi görünse de, yayınevinin ne kadar güçlü olacağına bağlı elbette ve bu Galaksi’nin eninde sonunda aynı akıbete uğrayacağı anlamına geliyor. Ama yine de en çok beni üzen sevgili Aşkın’ın deyimiyle prematüre doğuşuydu.

Ümit - Özellikle bugün yayıncılık yapan daha doğrusu işe yeni başlamış veya başlayacak olan yayıncı adaylarına neleri öneririsiniz? Sizin zamanınızdaki koşullarla şimdi arasında bir fark olmuş mudur? Yoksa yayıncıların dertleri yine aynı mıdır?

Sinanç - Günümüzde hangi iş olursa olsun tamamen ekonomiye bağlanmış durumda. Nasıl ki bir süper güç olarak dünyaya hükmetmeye ve ezmeye uğraşan bir Amerika varsa, yayın dünyasında da süper güçler var. Bunların karşısında süper güç olmadığınız sürece hiçbir zaman başarılı olunamayacağı bir gerçek. Yayıncılık hevesinde olan arkadaşlara tavsiyem, çarpışmayı pistte, meydanda değil, pistin dışında sürdürmeleri. Ne zaman kendilerini piste çıkmaya hazır hissederlerse o zaman çıksınlar. Artık internet dediğimiz sanal bir dünya var. Birçok yayın sevdalısı insan birliktelikler kuruyor sanal dünyada. Bence yayın dünyası bir gün kendini tamamen sanal dünya içinde bulacaktır. O nedenle şimdiden bu sanal dünyada kendilerine bir yer bulsalar belki daha başarılı olacaklardır. Birçok örnek görmek mümkün. Bizim zamanımızda teknoloji bu kadar gelişmiş değildi. Çok da kör bir dünyada yaşamıyorduk elbette. O zamanlarda kendinizi tüm dünyaya anlatmanızın bir tek yolu vardı: Muhteşem bir eser bırakmak. Şimdi öyle mi? Tabii ki muhteşem eser bırakmak çok daha güzel, ama şimdi sanal dünyada kendinizi bütün dünyaya tanıtmak çok kolay. Yeter ki o eseri oluşturabilesiniz. Yine de yayıncıların bazı dertleri hiç değişmemiş. En başta da okur sıkıntıları. Ne yazık ki okur günden güne azalmaktadır.

Ümit - Çizgi roman okurlarına söylemek istedikleriniz var mı? Bir çoğu çizer, yazar veya yayınevi sahibi olup çizgi roman basmak istiyor şüphesiz. Onlara neler önerirsiniz?

Sinanç - Bir yeğenim var, ODTÜ bilgisayar ve mimarlık mezunu. Şimdilerde internet üzerinden muhteşem çizimler yapmakta. Adı Haydar Sinanç. Onu karşıma alıp da şöyle gözlerine baktığımda, ta derinliklerde bir yerlerde aşk görüyorum. Çizim aşkı. Bu işe meraklı arkadaşlara tavsiyem bu aşkı yakalamaları. Bu bir aşk, bir sevgi, sevgisiz oluşturulacak bir olay değil bu. Elbette birliktelik gerekli.
Çizgi roman dünyası yok olup gidecek bir dünya değil. Ben ne kadar okur sayısının azaldığını bilsem de temelde her gün kendini geliştirdiğini ama sürekli şekil değiştirdiğini görüyorum. Bunu kendi içinde, kendi bünyesinde takip etmek bence en doğrusu. Kalıplaşmış şekillere takılıp kalınması en fazla zararı verecektir.

Saygı ve Sevgilerimle...

Necattin Sinanç

Not: Yaklaşık 2 sene önce yapılan bu söyleşinin metni birçok başka dosya gibi bilgisayardan kaybolmuştu ben askerdeyken. Yedekleme yaparken silmişlerdi(!). Silinmemiş. Geçenlerde buldum ve hemen paylaşıma sundum.

Ümit Kireççi

20 Ağustos 2009 Perşembe

29. Nasreddin Hoca Uluslararası Karikatür Yarışması Sonuçları açıklandı...

Dünya'nın Her Yanından Gelen Jüri Üyeleri
Jüri üyeleri İstanbul'da...
29. Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması'nın değerlendirmesinde bulunacak yabancı jüri üyeleri İstanbul'a geldi...
Bu yıl 29. gerçekleştirilecek olan "Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması"nın değerlendirme toplantısı için davet edilen yabancı karikatüristler dün (6 Ağustos perşembe) İstanbul'a geldiler... Jüri, 8 Ağustos cumartesi günü Armada Otel'de toplanacak...
Makedonya'dan Delcho Mihajlov, Polonya'dan Szczepan Sadurski, Brezilya'dan Alberto Da Costa Amorim, Çek Cumhuriyeti'nden Ivan Hanousek akşam saatlerinde, İstanbul'da kalacakları Kalyon Otel'de, derneğimiz yönetim kurulu başkanı Metin Peker, dernek sekreteri Aziz Yavuzdoğan, karikatürist Erdoğan Başol, yarışma iletişim koordinatörü Kemal Özyurt ve karikatürist Burhanettin Ardagil tarafından karşılandı...
Peru'dan katılacak olan jüri üyesi karikatürcü Omar Zevallos Velarde ise gece geç saatlerde İstanbul'da oldu...: Jüri Buluşması
Büyük Ödül Alessandro Gatto'ya verildi...
Tonguç Yaşar başkanlığında, Türkiye'den Karikatürcüler Derneği Başkanı Metin Peker, Erdoğan Başol, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Muhittin Köroğlu ve Kadir Doğruer, Brezilya'dan Alberto Da Costa Amorim, Peru'dan Omar Zevallos Velarde, Makedonya'dan Delcho Mihajlov, Çek Cumhuriyeti'nden Ivan Hanousek ve Polonya'dan Szczepan Sadurski'den oluşan seçici kurulun, 8 Ağustos 2009 Cumartesi günü Armada Otel'in Kadırga toplantı salonunda yaptığı değerlendirme sonucu ödül kazanan çizerler ve eserleri aşağıda sıralanmıştır: Ödül Kazanan Karikatürler

Ortaköy Çınaraltı'nda karikatürcüler...
Cuma günü jüri üyeleriyle, karikatürcülerimiz bir yemekte buluştular...
29. Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması jürisinde bulunan yabancı konuklarımızın, karikatürcülerimizle tanışma yemeklerinden biri de Ortaköy'de Çınaraltı Restoran'da yapıldı...
Geceden, Akdağ Saydut'un fotoğraflı izlenimleri: Fotoğraflar


Kaynak - Aziz Yavuzdoğan / Karikatürcüler Derneği Facebook Grubu

Ülkemiz çizgi sanatlarının "tek" örgütlü organizasyonu "Karikatürcüler Derneğini" ilham verici ve örnek alınası çalışmalarından dolayı tebrik ediyor, başarılar diliyoruz.
Çizgi Roman Okurları Platformu (ÇROP)

19 Ağustos 2009 Çarşamba

SANİYESİ 1200 LİRAYA ÇİZGİ FİLM YAPTIRAN MÜTHİŞ TÜRK’Ü AÇIKLIYORUZ!

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin şöyle konuştu: “Özellikle Asya, Şark yahutta doğu kültürünü birazda batılıların dikkatini çeker diye böyle bir projenin içinde olmayı arzuladık." TRT, Batılıların neden dikkatini çekmek istiyor? Kim bu Batılılar? Diyelim ki dikkat çektik; ne olacak? Hem durun bakalım, ne yapıp da dikkat çekeceğiz?

-
Yazının devamını okumadan önce TRT'nin açıklamasını okumanızda yarar var:
Yayına Giriş: 13.08.2009 17:24:58
Güncelleme: 13.08.2009 17:45:24
Gelişen teknoloji, çizgi filmleri, sadece çocukların değil büyüklerin de dünyasına soktu. Şimdilerde yeni yöntemlerle oluşturulan bu fimler haftalarca kapalı gişe oynuyor.
Yayıncılığın önderi TRT işte bu renkli dünyaya müthiş bir projeyle giriyor. TRT, üç boyutlu olarak hazırlanan "Kuşlar Bizim Gibi" filmine destek veriyor. Filmin çalışmaları Saraybosna'da tüm hızıyla sürüyor.
Son 3 yıldır, Saraybosna'da bir grup genç, çok özel bir çizgi film projesi için birarada çalışıyor. Adı; "Kuşlar Bizim Gibi"
Mutluluğu yakalamak için yola çıkan ama uçamayan kuşların hikayesini anlatıyor, "Kuşlar Bizim Gibi".
Zaaflar ve eksikliklerle yoğurulmuş gri bir dünyada rengarenk kuşlar sizi doğu ile batı arasında bir yolculuğa çıkaracak.
Filmin senaristi ve sanat yönetmeni olan Faruk Şabanoviç, karakter tasarımından animasyona kadar projenin herşeyiyle ilgileniyor.
Şabanoviç, "Bu özgürlüğün aşkın ve gücün hikayesi. 2 yıldır batının en iyileriyle çalışıyoruz. Doğunun ruhu ile batının teknolojinisi birleştiriyoruz." dedi.
Yapımcı Adnan Çuhara için TRT ile işbirliğinin önemi büyük. Çuhara, "İngiltere, Almanya, Fransa, Danimarka gibi birçok ülkeden teklif aldık ama TRT'yi tercih ettik. Çünkü bu doğu kültürüne özgü bir eser… Türklerin anlaması bir Alman İngiliz ya da Amerikalının anlamasından daha kolay." diye konuştu.
Proje koordinatörü Tarık Şabanoviç ise teknik açıdan farklı bir esere imza atmanın heyecanını yaşıyor.
Tarık Şabanoviç, "Muhteşem bir hikayeyi teknolojiyle birleştirdik. Bunu yapmak zorundaydık çünkü Bosna'da ya da komşu ülkelerde bugüne kadar 3 boyutlu bir animasyon filmi yapılmadı." şeklinde konuştu.
Projeye gösterilen ilgiden memnun olan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, "Dünya medyasının ilgi göstereceğini hiç tahmin etmiyorduk. Biz de şaşırdık. TRT çok büyük bir kuruluş. Herekes de bunu görmüş olcak film festivaline gelen insanlar bu projeyle bizi heycanlandırdı." dedi.
TRT için hazırlanan "Kuşlar Bizim Gibi" adlı çizgi filmin üç yıl içinde tamamlanması öngörülüyor.
Yazının kaynağı ve tanıtım filmi-
TRT
-
Yazının devamı:

****

TRT, toplam değeri 7.5 milyon euro olan bir projeye imza attı. Projenin adı “Kuşlar Bizim Gibi”. İngilizceden çeviri yapıldığı için isim biraz garip oluyor ama İngilizcesi fena değil: “The Birds Like Us.”

Hangi kuşlar vb. soruları şimdilik bir yana koyun. Paraya bakın siz. Devletin televizyonu TRT büyük iş yapıyor; üç boyutlu 90 dakikalık çizgi film için 3 milyon euro (6.4 milyon lira) ödenecek.

Neden, niçin diye de sormayın, işte öyle.

****

İki hafta önce imzalar atıldı, üç gün öncede tanıtımı yapıldı. Genel Müdür Şahin tanıtımı Saraybosna’da yaptı. Çünkü yapımcı firma Bosna Hersek’li. Firmanın adı, “prime time”.

ODATV, şimdi 5 sorunun yanıtını arıyor. Projenin pek çok ince ayrıntısı var ve açıklama görevi TRT Genel Müdürü Şahin’e düşüyor.

1)Prime time firmasının TRT’ye yaptığı ilk iş geçen yıl yayınlanan 30’ar saniyelik “ramazan klipleri” oldu. Araştırmalarımız neticesinde bir faturaya ulaştık. Buna göre TRT, prime time firmasına klipler için bölüm başına 4 bin 500 euro (9 bin lira) ödedi. Doğru mu?

2) TRT Çocuk, benzer animasyonların dakikasına 3 bin – 3 bin 500 lira ödeme yapıyor. Prime time’a geçen yıl yapılan ödeme dakika başına 18 bin lira civarında. Yani 6 kat daha fazla ödeme yapılmış. Prime time firmasına fazladan ödeme yapmak, TRT için alışkanlığa mı dönüşüyor?

3) Kuşlar Bizim Gibi projesinin 3 yılda ve 3 milyon lira maliyetle tamamlanması öngörülüyor. Yayın haklarının yüzde 40’ı TRT’ye, yüzde 60’ı prime time ait olduğu halde 3 milyon euro’luk faturayı TRT ödeyecek. Hem de 6 taksit halinde ödenecek bu para. İmza atıldığında ilk taksit, sonra da her altı ayda bir 500 bin euro ödenecek. Doğru mu?

4) Doksan dakikalık çizgi film için dakika başına 70 bin 500 lira fatura çıkacak. Yani saniyesine bin 200 lira. Doğru mu? Yukarıda ifade ettiğimiz gibi TRT Çocuk benzer animasyonların dakikasına en fazla 3 bin 500 lira ödeme yapıyor. Bu projenin kıymeti nedir ki, 20 kat daha fazla para harcanacak?

5) Bu soruya sadece Genel Müdür Şahin’in cevap vermesi gerekiyor. Bosna Hersekli bir firma ile bu kadar yakın olmanız, siyasi kulislerde bile olur olmaz lafların dolaşmasına sebep oluyor. Özellikle bazı yardımcılarınızla ilgili sizin kulağınıza da geldiğini tahmin ettiğimiz garip iddiaları var. Bunları bertaraf etmek için çaba gösteriyor musunuz?

****

Odatv, - genellikle – yanıtını bilmediği soruları sormaz. Aslına bakarsanız bilgi kaynağımız olan belgeler yeterince açıklayıcı görünüyor. Ama yine de resmi teyit alalım istedik. Söz sırası bir kez daha TRT’de…

Kaynak ve belgeler- Odatv.com

18 Ağustos 2009 Salı

Macbeth’ten sonra Hamlet çizildi ama bu defa işe mangacılar karıştı

NTV Yayınları’nın yayımladığı Macbeth birçok tartışmayı beraberinde getirmişti. Çizgi roman sanat mı değil mi ya da çizgi roman ne menem birşey derken Everest Yayınları da bir başka Shakespeare oyunu olan Hamlet’i manga olarak yayımladı
Klasik Shakespeare’i manga çizimiyle kaynaştıran ve sürükleyici etkisiyle okurlarla buluşan Hamlet, alanında öncü bir uyarlama. Savaşlarla mahvolmuş bir siber dünyada yaşayan Danimarka Prensi Hamlet, babasının ölümü nedeniyle acı çekerken, kalenin burçlarında gezinen bir hayaletle karşılaşır. Bu, Hamlet’in ölen babasının hayaletidir ve katilinin adını açıklar: Öz kardeşi öldürmüştür onu. Hamlet, babasının cinayetinin intikamını almaya çalışırken bizleri deliliğe, ihanetlere ve üzücü bir aşk hikâyesine uzanan bir yolculuğa çıkarır.
Hamlet, William Shakespeare’in tiyatro oyunlarının çizgi uyarlamaları olan Manga Shakespeare dizisinde yer alıyor. Japon çizgilerinden esinlenen ve Shakespeare’in özgün metinlerinden Richard Appignanesi tarafından uyarlanan bu dizi, usta mangacıların çizimleriyle bu büyük yaratıcının sözlerini, öğrenciler, Shakespeare okurları ve manga hayranları için canlandırmakta.

Yaşayan ölülerin ikinci hayatı

15/08/2009
Ölüler önce 60'larda dirilmiş, yazılı ve çizgili edebiyattan sinemaya her yanı basmışlardı. Dünyada yeni bir furya yaşanıyor, çağın dertlerine, görsel arzularına yakışır hikâyelerle zombiler türler arasında cirit atıyor. Arka arkaya yayımlanan çizgi romanlar ve çekimine başlanan bir zombi filmi, memlekete kan bulaştığının işareti. Bilenlere sorduk...
BAHAR ÇUHADAR (Arşivi)
İspanyol bir yazar ve bir grup Türk çizerin hazırladığı çizgi roman ‘İstanbul Zombie 2066’nın yaşayan ölülerinden biri de Zeki Müren. Emir Yardımcı’nın ilk çizimleri paylaştığı, İspanyolca ve Türkçe olarak iki dilde basılacak çizgi roman eylülde hazır...
Kişisel bir itirafla başlamak en güzeli; The Guardian’da Jane Austen’ın ‘Aşk ve Gurur’unun (Prideand Prejudice) zombi versiyonunun yayımlandığını okuduğumda, bir şeyleri yanlış anladığımı düşünmüştüm. Taşralı, zeki ve romantik genç kız Elizabeth Bennet, patlak gözler ve kan revan içinde mi? Ama hayır, her şey gayet açıktı. Bildiğimiz Jane Austen’ın, bildiğimiz ‘Aşk ve Gurur’u, Seth Grahame-Smith’in eklediği zombi detaylarıyla ‘Pride and Prejudice and Zombies’ olarak klonlanmıştı.
Kafayı şöyle bir uzattıktan sonra, olan biteni görmek zor olmadı. ‘Aşk ve Gurur’dan bir ay sonra bilim kurgu romanı ‘The War of the Worlds’un zombi versiyonu ‘The War of the Worlds Plus Blood Cuts and Zombies’ raflara kurulmuştu. Amazon’da ön siparişleri başlayan bir başka seriyse zombileri Noel gecesinin başköşesine oturtmuş. ‘It’s beginning to look a lot like zombies’ adlı seri, var olan bir dizi Noel öyküsünü zombilerle süslüyor. Seri ekimde piyasaya çıkıyor. Amerikan ve İngiliz edebiyatçıları zombileri türler arasında gezintiye çıkarmış, bu durum sayısız zombi filminin yaratıcısı Hollywood’u da heyecanlandırmış olacak ki gösterim sırası bekleyen bir dolu zombi filmi var. Romantik zombi filmi ‘Aşk ve Gurur’ da çekim aşamasında. Türkiye’de 27 Kasım’da gösterime girecek olan ‘Zombieland’ ise korkuyla komediyi harmanlıyor. Batıdaki taze zombi istilası memleket topraklarına nasıl tesir edecek o vakit? ‘Aşk-ı Memnu’yu zombi Bihter ve Behlül’le anlatacak birileri var mı bir köşede saklanan, şimdilik bilemeyiz... Manzara, yerli malı zombi üretiminde şimdilik başı çizgi romanların çekmekte olduğu yönünde.
İstanbul’un zombiler tarafından istila edildiği çizgi roman ‘Zombistan’, birkaç ay önce Cem Özüduru’nun elinden, Rodeo Yayınları’ndan çıkmıştı. Bir grup Türk çizer ve bir İspanyol yazarın ortak çalışması olan, içinden Zeki Müren gibi tanıdık simaların da geçtiği ‘İstanbul Zombie 2066’ eylülde yayımlanacak. Amerika’da beş sene önce yayımlanan zombi serisi ‘Yürüyen Ölüler’in Türkçe baskısıysa bu ay içinde Marmara Çizgi Yayınları logosuyla çıktı. Korku sitelerinin ve zombi fanatiklerinin heyecan dozunu artıran bir de film var gündemde; sinema yazarları Talip Ertürk ve Murat Emir Eren’in çekimlerine 24 Ağustos’ta Büyükada’da başlayacağı, ilk yerli zombi filmi ‘Ada’... İşin erbaplarına kendi zombilerini, türün yeniden hareketlenmesinin nedenlerini sorduk; 60’ların ilk zombileriyle 2000’lerin zombilerini karşılaştırmalarını istedik...
"Yaprak Dökümü’nü de zombiler üzerine yazabilirsiniz"
Marmara Çizgi Yayınları ortaklarından Emre Yavuz: ABD’de ‘The Walking Dead’ adıyla çıkan zombi hikâyesini ‘Yürüyen Ölüler’ olarak yayımladık. Konu tamamen hayatta kalma içgüdüleri üzerine. Kesinlikle bir korku hikâyesi değil, ki bunu Robert Kirkman, önsözünde fazlasıyla vurgulamış. Yine kendi ifadesiyle “En iyi zombi hikâyesi, hiç bitmeyen zombi hikâyesidir” demesi nedeniyle, serinin ne zaman biteceği konusunda hiçbir fikrim yok. Şu ana kadar altışar sayıdan oluşan 10 kitap çıkmış durumda. Biz ilk cildi bu ay yayımladık. İki aylık periyotlar halinde yayımlamaya devam edeceğiz.Zombi kavramı, yükselişe geçti gerçekten. Sebebi, herhangi bir konuya çok rahatlıkla uyarlanıp, en naif hikâyeye bile ‘gore’ bir hava katabilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ki bazen bu vahşet, komediye bile dönüşebiliyor. ‘Shaun of the Dead’ adlı film de bunun çok güzel örneklerinden biri. İstedikten sonra, ‘Yaprak Dökümü’nü de zombiler üzerine yazabilirsiniz, Fenerbahçe-Galatasaray derbisini de.Bu cevheri fark eden çizgi roman yayıncıları da başta Marvel Zombies olmak üzere birçok koldan bu konuya saldırdılar. Örümcek Adam, Wolverine, Fantastik Dörtlü, Kaptan Amerika, Iron Man gibi karakterlerin zombiye dönüşüp gezegenleri yiyerek beslenen Galactus’a saldırdıkları bir hikâye var. Bu kahramanlar, Galactus gibi bir karakteri iştahla yiyorlar. Bu da yine işin mizahi kısmı. Zombi filmleri ve zombi edebiyatı, 20’lerden beri var. 60’larda George Romero gibi adamlar sayesinde, ilk büyük yükselişini yaşıyor. Günümüzde ikinci yükseliş dönemi yaşanıyor demek çok da yanlış olmaz. Bunun sebebi de günümüz sinema ve edebiyatında, felaket ve hayatta kalma temasının sıkça işlenmesi.
‘Sözde değil, özde zombiler!’
Cem Özuduru, ‘Zombistan’ın çizeri: ‘Zombistan’da temel kaygım, İstanbul’u manzara ve semt fetişizmi üzerinden değil, ‘İstanbul insanları’ diyebileceğimiz, özel bir keşmekeş psikolojisi içindeki karakterler üzerinden tanımlamaktı. Çevrelerindeki tehditleri kavramakta geç ve yetersiz kalan, organize olmakta hayli naif ama bir yandan da kardeş gibi seveceğimiz insanlar bunlar. Kan davası için gelmiş olan ve zombileri ‘iblis’ diye tanımlayan Maho’nun algısındaki İstanbul ile mafyöz Karadenizli İdris’in algısındaki İstanbul farklı... Bu yüzden, hikâye tek bir İstanbul fikriyle sınırlanmıyor. Adem ve Leyla’nın ‘şehirlilik’ vurgusu, kitaptaki bir diyalogda zombileri ‘hurafe, ilkellik, köylü bakışı’ gibi aşağılayıcı yaklaşımlarla inkâr etmelerini sağlayacak kadar güçlü. Kitaptaki bazı karakterler, katil olmak ve çevreye zarar vermek için zombiye dönüşmeyi dahi beklemiyor. Yani zombilerin yokluğunda da korku ve şiddet dolu hayatlar yaşanıyor bu şehirde.Ben zombilere kendi ülkemin paranoyalarını, tedirginliklerini, zaaflarını yükledim. Kitabın şekillenmeye başladığı 2006’da, bahsettiğiniz türde özel bir zombi hareketlenmesi yoktu. Zombilere sadece görsel olarak yaklaşmayı doğru bulmuyorum. ‘Zombi’ ve ‘İstanbul’ sözcüklerini, kapsadıkları değerlerle birlikte kaynaştırmak fikri, kafamdaki öyküler için sağlam bir çatı oluşturuyordu. Türkiye’deki zombi merakının şekilcilikle sınırlı kalmamasını umarım. Romero’nun zombileri, çürümüş cesetlerden çok, dönüşüm geçirmiş insanlara benziyordu. Yıllar geçtikçe, sansürün zayıflaması ve gelişen makyaj teknikleri gibi etkenler sonucu, daha grafik, daha insanlıktan çıkmış, keskin hatlı varlıklara benzediler. ‘Zombistan’dakiler görsel olarak bu yeni zombi konseptine yakın sayılır, ama metaforik düzlemde Romero’nunkilere benziyorlar. Salt şiddet sahnelerinin estetiği uğruna zombi filmi yapanlar var ki, ben bu yaklaşımlara karşıyım. Kitabımı yeni zombi efsanelerinden farklı, eskilere ise yakın tutan özellik, altta yatan anlamları öne çıkarması. Yani, ‘sözde’ değil ‘özde’ zombiler çekiyor benim ilgimi.
‘Dünyadaki ikilemi en iyi anlatan model zombiler’
Emir Yardımcı, ‘İstanbul Zombie 2066’nın çizerlerinden: Eylül ayında tamamlanacak olan ‘İstanbul Zombie 2066’, İspanyol sanatçı Mery Cuesta’ya ait bir hikâye. Bana da çizmemi teklif etti. Quentin Tarantino filmlerini andıran sıradışı bir yapısı var. Benim ve Mery’nin dışında Cem Dinlenmiş, Ceren Oykut, Göksu Gül ve Tan Cemal Genç gibi çizerler de var. 2066 İstanbul’unda, mikroçiplerin bütün insanlara yerleştirilmiş, teknolojinin çok gelişmiş ve kritik düşüncenin tabu olduğu bir ortamdayız. İnternet yerine ‘Histernet’ adı altında yeni bir ağ oluşturulmuş ve tarih burada, ‘hikâye anlatıcısı’ adı verilen belirli insanlar tarafından kişisel bir şekilde yazılır hale gelmiş. İçinde Zeki Müren’in geçmesi hikâyenin gelişimiyle alakalı. Bir yerde karşımıza çıkıyor ve önemli bir etkisi oluyor. Çok eğlenceli olduğunu garanti edebilirim. Türkçe ve İspanyolca olmak üzere aynı anda iki dilde çıkacak. Tek balonda, alt alta üst üste şekilde yerleştirilecek. Zombilerin özünde insanlar var. Zombiler adeta günlük işlerin altında ezilen, ‘yaşayan ölü’ gibi olan insanlar için kullanılmış bir metafor. O yüzden gerçek anlamda popülaritesini hiçbir zaman kaybedecek gibi durmuyor. Savaşlar, açlık, krizler de zombilerin geri dönüşünü tetikliyor olabilir. Bir yandan açlığın ve krizlerin yaşandığı, bir yandan da tüketim çılgınlığına kapılmış olan insanların mevcut olduğu bir dünyadaki bu ikilemi daha iyi anlatacak bir model olduğunu sanmıyorum. 1960’lardaki zombilerle günümüz zombileri arasında temelde bir fark yok. Zombiler o zaman da ‘yaşayan ölüler’di, şimdi de öyleler. O zaman da korkutmayı amaçlıyorlardı, şimdi de. Farklar, genel olarak yaşamın her alanındaki farklara paralel olarak gelişti. 1960’lı yıllarda, o zamana göre korkunç gelen bir zombi filmi, günümüzde çok da etkili olamıyor. Bunun sebebi günümüzdeki zombilerin çok daha vahşi, daha kanlı ve daha abartılmış bir şekilde sunulması. Kitaplardan filmlere, müziklere ve yaşadığımız ilişkilere kadar birçok değişiklik geçirdik, geçirmeye de devam edeceğiz. Zombiler de bizimle birlikte değişecek; hızlı yaşamak, daha sert ve vahşi duygulara cevap vermek üzere evrim geçirecekler.
‘Zombiler zamana ayak uyduracak’
Zeynep Alpaslan, Radikal Kitap yazarı: Zombi filmleri üstadı Romero, “Cehennemde yer kalmazsa ölüler dünyaya yürür” demişti. Belki de asıl cehennem, bizim dünyamız. 60’lı yılların zombileri, Vietnam Savaşı’nın, banliyö yaşamının ve aşırı tüketimin biraz fazla bariz bir metaforuydu. Dünyayı, toplumu tehdit eden her şey zombilere yükleniyor. Tehditler değiştikçe zombilerin de değişmesi kaçınılmaz. Özellikle, insanların birbiriyle temas etmekten bile çekindiği şu günlerde. 60’ların zombileri aptaldı; özgür iradeleri olmayan, insan etine büyük iştah duyan, topluluk halinde ve çok yavaş hareket eden, zombi olduklarını bile bilmeyen komik yaratıklardı. Ancak ‘Resident Evil’ gibi oyunlarla birlikte, gitgide akıllanmaya ve hızlanmaya başladılar. ‘28 Gün Sonra’daki zombiler ise aslında ölüp de tekrar dirilen varlıklar değil, yaşarken ölümcül bir virüse yakalanmış insanlar. İnsan etinden çok, öldürmeye aç gibiler. Bir bakıma, Shelley’in ‘Frankenstein’ına dönüyoruz. Yaşayan ölü olmak, artık doğaüstü değil, bilimsel olarak açıklanabilir sebeplerle gerçekleşiyor. ‘I Am Legend’da Will Smith’in karakterinin savaştığı zombiler mesela, çok uyanıklar. Arada kalmış varlıklar insanlığa yaklaştıkça, daha da vahşileşiyorlar sanki. Virüsler, biyolojik silahlar, paranoya, homofobi, bilinçsiz tüketim, ırkçılık, kölelik, komünizm, kapitalizm... Film eleştirmeni David Edelstein’in bir lafı var; “Zombiler bomboştur, onlara istediğiniz her şeyi yansıtabilirsiniz” diyor. Dünya değiştikçe ve Romero zombi filmleri çekmeye devam ettikçe, zombiler de zamana ayak uyduracaklardır.
Yerli malı zombiler Büyükada’yı istila edecek...
Murat Emir Eren (solda) ve Talip Ertürk’ün ilk yerli malı zombi filmi ‘Ada’ için efekt ve makyajları Dükkan-ül Hayal hazırlıyor.
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Kaynak ve röportajın devamı - Radikal

17 Ağustos 2009 Pazartesi

BEN 10 Ressamları

Kolunda Omnitrix adlı saatsi cihazı taşıyan Ben adlı bir oğlan çocuğu zorda kalınca bir düğmeye dokunuyor ve hop bir uzaylıya dönüşüyor. Şu ana kadar "10" uzaylıya dönüşebilen Ben bu yüzden çizgi filme adını veren "Ben 10" karakteri olarak anılıyordu. Ancak son gelinen durum 10.000 uzaylıya dönüşme kapasitesini işaret ediyor. O da 1 milyondan fazla stoğun minik bir kısımıymış. 2009 Sonbaharında sinema filmi de gelecek olan Ben 10'in hayranları da çok fazla. Aşağıda iki ayrı minik ressamın Ben 10 eserleri yer almakta.

Berkay Köse (8) galerisi -


İkinci eser Gürol Mustafa Çalışkan (8)'a ait.
"en sevdigim kahraman WAYBIK." diyen Gürol Mustafa Çalışkan Galerisi -
Görünmez olabilir
Madde
İşte Ben'in dönüşebildiği bazı uzaylı karakterler: Ateş Topu, Dört Kol, Elmas Kafa, Gölge Hayalet, Gri Madde

Ben 10 hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler resmi internet sitesi'ni ziyaret edebilir veya Vikipedi'ye bakabilirler.

16 Ağustos 2009 Pazar

BAŞBAKAN ONUN ADINI UNUTTU

Türkiye’de bugünlerde bir dergi satış rekorları kırıyor: Ben 10! Her sayısı 200 bin satıyor. Çizgi romanlar deyip geçmeyiniz; Sovyetler Birliği Tenten’in ülkeye girişini yasakladı. Naziler, Tarzan’dan nefret etti. Peter Pan ırkçılıkla suçlandı. Amerikalılar Kripton gezegeninden gelen Süperman’i niye çok sevdi? Dünyaca ünlü çizgi romanları, masalları, kimlerin, hangi koşullarda yazdığını hiç düşündünüz mü?...
Ekonomik kriz dergi sektörünü çok etkiledi. Kimi dergi kapanıyor kimi aylık, üç aylığa dönüşüyor. Böyle bir ortamda bir çizgi roman kahramanı “Ben 10” dergisi satış rekorları kırıyor.
Çizgi romanlar ve onların televizyona uyarlanmış çizgi filmleri ya da filme çekilmiş sinemaları her daim çok ilgi gördü. Yapanlarına büyük paralar kazandırdı.
Bunu bilen istihbaratçılar bu sektörden çok yararlandılar. Bunların içinde en tartışılanı Tenten idi…
Dünyanın en tanınmış çizgi roman kahramanlarından Tenten’in, Kaptan Haddock, Profesör Turnesol ve köpeği Fındık ile girdiği maceraları altmıştan fazla dile çevrildi.
Tenten’i hem yazan hem de çizen Georges Remi (1907-1983), müstear adıyla “Herge” eseri nedeniyle çok eleştirildi. Sosyalizm karşıtıydı ve Sovyetler Birliği’ni sürekli kötü gösterdiği için Tenten bu ülkede resmen yasaklandı.
Herge faşist miydi? Belçika’nın işgali sırasında Naziler ile işbirliği yapmakla suçlanıp tutuklandı. Tenten’e hayran Belçikalılar Remi’yi temize çıkardılar.
Tenten’in siyahları aşağılaması da çok tepki gördü. Herge İngiltere’deki Irk Eşitliği Komisyonu’na şikayet edildi. Bir diğer Belçikalı çizgi ustası ise Maurice de Bevere (1923-2001), Herge gibi çok tartışılmadı. O, “Red Kit”in yaratıcısıydı.
Müstear adı “Morris” ile çizdiği Red Kit’in ilk dönemlerde fazla konuşma balonu yoktu. Morris’in yurttaşı Rene Goscinny ile tanışmasıyla Red Kit konuşmaya espri yapmaya başladı. Goscinny sayesinde hikayeye Dalton Kardeşler de katıldı.
Red Kit’i esprili hale getiren Fransız Rene Goscinny (1926-1978) aynı şekilde Asteriks’in de yaratıcılarından oldu.
Naziler Tarzan’ı yasakladı
Tarzan’ın yaratıcısı Amerikalıydı.Edgar Rice Burroughs 1875’te Chicago Illinois’de doğdu.İç savaşın ağır ekonomik zorluklar getirdiği o günlerde Edgar Rice sığır çobanlığı yaptı. Bu arada bulabildiği her kitabı okudu. Jules Verne’nin deli saçması olarak değerlendirilen “Aya Seyahat” adlı eserini neredeyse ezberledi.
Bu etkiyle yazdığı, Mars’a, Venüs’e seyahatleri anlatan bilim kurgu hikayelerini hiçbir yerde bastıramadı. Bıktı. Asker olmaya karar verdi. Ancak sağlık sorunları yüzünden ordudan ayrıldı. Evlendi. Parasızlık yüzünden eşi tarafından terk edildi. Tam bir kaybedendi.
1912’de “Marslı Prensesi” yayıncılara zorla kabul ettirdi. 400 Dolar aldı. Rahatladı. Ve birkaç ay sonra “Maymunların Tarzan’ı”nı yazdı.
Ve baş döndürücü yükselişi başladı. Amerikalılar Tarzan’ı çok sevdi.Dönem Avrupa sömürgeciliğin doruğa çıktığı yıllardı. İngiliz Jane’nin beyaz derili Tarzan’a İngilizce öğretmesi yoksul Amerikalıları çok mutlu ediyordu. Beyaz ırkın üstünlüğü gibi bir tema Edgar Rice’ın ırkçılıkla suçlanmasına neden oldu.
Bu arada Naziler de Tarzan’dan nefret ettiler. Beyaz ırktan bir kahramanın siyahlarla işbirliği yapıp onların fikirlerini almasını kabul etmediler. “Alman gençliğini soysuzlaştırıyor” diye yasakladılar.
Yine de Tarzan birçok dile çevrildi. En komiği Finlandiya’da oldu. Bu ülkede maymun fazla tanınmadığı için, Tarzan’ı ayılar büyüttü!
Tarzan çizgi romanları, filmleri, tiyatroları, müzikalleri yapıldı. Edgar Rice zengin oldu. Kaliforniya’daki malikanesinde Sunday Times’da yayınlanan Tarzan çizgi romanını okurken kalp krizi geçirip öldü. Yıl 1950 idi.

Soner Yalçın / Odatv.com
Yazının devamı - Trakya Net

Linkler

Related Posts with Thumbnails