Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2020 Pazar

"Karanlık Takımyıldızlar" Bilimkurgu Roman Çıktı

Pola Oloixarac
Çevirmen: Saliha Nilüfer
Yayınevi: Alef
Katkıda bulunanlar: Çiçek Öztek, Sinan Kılıç


On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, genç Niklas Bruun önderliğinde Kanarya Adaları’na keşif gezisi düzenleyen bir grup botanikçi bir dizi gizemli olay sonucunda türler arası geçişler yaşandığına tanık olur. Bu tarihten yaklaşık yüz yıl sonra, bu kez Arjantin’de, bilişim korsanlarının yeni nesli biyokorsanlar, devletin vatandaşlarından topladığı DNA numuneleriyle birtakım karanlık deneylere girişecektir.

İç içe geçen üç ayrı hikâye üzerinden ilerleyen siberpunk-bilimkurgu roman, genetik bilimiyle ilgili gelişmelerin, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde evrimin seyrini değiştirmeye ne kadar yakın olduğunu hissettiriyor okura. Bu belki de Antroposen’in yarattığı ekolojik yıkımda hem bir sıçrama hem de kimilerinin tabiriyle “Kapitalosen”in kaçınılmaz gidişatı anlamına geliyor.

Karanlık Takımyıldızlar sürükleyici bir bilimkurgu romanı olduğu kadar belki de, yakın geleceğimize dair önerdiği birtakım kehanetlerle sistemin krizini gözler önüne seren bir “gün sonu bilançosu”dur.

Parlak yıldızların arasındaki “karanlık kümelenmelerin” izini sürmek isteyen tüm meraklı okurlara

"TÜRK CANAVARLARI SÖZLÜĞÜ" Çıktı

Ahmet Burak Turan, bu sözlükteki maddeleri yüzlerce kaynağı tarayarak; Anadolu’nun, Balkanlar’ın ve Kafkasya’nın birçok bölgesini dolaşarak yazdı. 

Türk mitolojisi dünyada ve Türkiye’de giderek ilgi konusu olurken böyle bir sözlüğe ihtiyaç kaçınılmazdı. Bugün bile hâlâ halk tarafından varlıklarına inanılan, evlerin karanlık odalarında fısıltıyla anlatılan, çocuklara korku salan birçok “canavar”ın kökenlerini öğreniyoruz bu kitapta. Turan’ın bu yaratıkların dış görünüşleri hakkındaki tasvirleri, onlardan nasıl korunmamız gerektiğine dair önerileri ve Aslı Ekim’in çizimleri kitabı zenginleştiriyor. 



Bu kitapta, mitolojik bilgi alanının, kötü ruhlarla ilgili olan kısmıyla karşılaşacaksınız. Neler yok ki? İnsana hastalık getiren kötü ruhlardan, halüsinasyon gördüren varlıklara kadar her şey. İnsanın gelecekle ilgili yaptığı kötü tahminlerden, tabiat olaylarına kadar her şey bir kötü ruha bağlanarak açıklanmış. Aslında tabiat bilgisi, soyutlama yapılarak, tabiatı yöneten ruhlar üzerinden anlatılmaya çalışılmış.
Prof. Dr. Muharrem Kaya

20 Kasım 2017 Pazartesi

Altay Öktem’den Paris’ten Münih’e, oradan da İstanbul’a uzanan nefes kesici bir macera Thomas Düşerken

THOMAS DÜŞERKEN
Yazar: Altay Öktem 


“Düşüşüne önceden karar vermişti demek istiyorum. Bilerek kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Derinliğin dördüncü boyutunun da fotoğrafını çekmiş, sanat hayatının zirvesine ulaşmıştı. Geriye beşinci boyut kalıyordu. Beşinci boyutun çekilmesi için bizim bir araya gelmemiz gerekiyordu. Uçurumdan yuvarlanması, sana ve bana, ayrı ayrı yazılmış birer mektuptu aslında.”

Bütün dünyanın sapkın olarak tanıdığı, kollarını kullanamadığı için ayaklarıyla fotoğraf çeken ve küçük yaşta konuşma yetisini kaybetmiş olan dâhi fotoğrafçı Thomas Dumas, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Polonya’dan kaçmak zorunda kalan bir ailenin çocuğudur. İspanyol bir modelin fotoğraflarını çekerken uçurumdan yuvarlanır… Bu ölümün ardından yolları kesişen model Maria ve Thomas Dumas’ın biyografisini yazmakta olan sanat tarihi profesörü Anders, ünlü fotoğrafçının ölümünün sırrının peşine düşerler.

7 Mart 2017 Salı

Mehmet Berk Yaltırık'tan Tarihi Bir Roman "Yedikuleli Mansur"

Mehmet Berk Yaltırık bir tarihçinin aynı zamanda iyi bir edebiyatçı olabileceğinin modern örneği olarak çıkıyor karşımıza. İyi niyetini hiç kaybetmeden alt kültür meraklılarının buluşabileceği her alanda çalışmalarını paylaşmış ve okurlarının beğenisine sunmuş olan, Yaltırık, şimdi de birikimini bir romanla taçlandırarak gelecek çalışmalarının önünü açmış.

Kendisini kutluyor, nerede yazıyor olursa olsun okuyanının bol olmasını diliyoruz: 

“Mansur içinde bulunduğu durumun tuhaflığına şaşmaktaydı. Öncesinde Osman Ağa’nın gümüş karşısında duman tüten koluna ve o ayı mı kurt mu belirsiz ürkünç mahlûkun leşine şahit olmuştu. Peşinde dolaştıkları ihtiyar bir meyhaneci anladığı kadarıyla uzun seneler büyücülükle, sihirle uğraşmıştı. Şimdi ise yeraltında gezinir hortlakların, ecinnilerin başıyla, onların kabadayısıyla karşılaşmak üzere yola çıkmışlardı. An geliyor gerçek bir dünyanın hakiki dertleriyle hemhal olup dayılara ve zorbalara denk geliyor, sonra bir anda masallardan çıkma tuhaf bir düşler âlemine gark oluyordu. Yaşadığı acayipliklerin ömrünü nereye sürükleyeceğine şaşırmaktaydı…”
Galata Kulesi’nin akbabayı andıran gölgesi. Bıçak parıltıları, şarap kokuları, sarhoşların koynunda yattığı eğri büğrü sokaklar, bükülen kaytan bıyıklar, kadı neferlerinin ayak patırtıları, külhani topuk vurmalar, başlayan ve biten efsaneler, zorbaların kanunu, kanunun falakası…
Sultan Süleyman Han’ın saltanatının son senelerinde, zorbazların ipinin ucunu çoktan kaçırmış Kara Şaban Ağa, zorbazlığa namzet Mansur, simyaya tövbeli meyhaneci Panayot, insan kaçkını ve daim karanlıkta yürüyen Ayı Osman Ağa, zorbazların rüzgârında savrulan Roza ve bir nice tılsımlı, efsunlu, ürpertili mekân ve mavra…

Yedikuleli Mansur kısmen korkulu ziyadesiyle fantastik ve tarihi bir sergüzeşt…

YEDİKULELİ MANSUR-Yazarından Notlar
* Romanın yazılması esnasında kabadayıların kökeni ve tarihçesine ilişkin yapılan araştırma esnasında alınan notlar, sonradan “Eski İstanbul Kabadayısı Figürü ve Bir Şehrin Yaşadığı Değişimler” başlıklı bir bildiriye dönüşerek 2015’te Sakarya’da Uluslararası Osmanlı Araştırmaları Sempozyumu’nda sunuldu.
*Romanın çıkış kaynağı, 8 Ekim 2016 tarihinde kaybettiğimiz Giovanni Scognamillo’nun “İstanbul Gizemleri” adlı araştırmasındaki tarihi bir rivayete dayanmaktadır. Gizemcilikle ilgili kitapları bulunan Fransız yazar Roland de Villeneuve’nin kurtadamlar ve vampirlerle ilgili bir çalışmasında, 17. yüzyıl yazarı Jacques d’Autun’un “Sihirbazlar ve Büyücüler Konusunda Bilimsel İnançsızlık ve Cahil Saflık” adlı kitabında 1542’lerde İstanbul’da sürü halinde gezen kurtadamlar olduğundan bahsettiği belirtilmektedir. d’Autun, Sultan’ın (Kanuni Sultan Süleyman) has askerleri ile silahlanarak sarayından çıkıp kurt adamlardan yüz elli kadarını surlara dizdiğini, bunların toplanana halkın gözleri önünde surlardan atlayıp kaybolduklarını anlatmaktadır. Bu kısa rivayet önce “Kanlı Pençe” adıyla öyküye, sonra da “Yedikuleli Mansur” romanına dönüşmüştür.
*Romana ilham veren şarkı külhani bir tınıya sahip oluşu aşikâr “Bahriye Çiftetellisi” yahut “Kadifeden Kesesi”dir.
*Romandaki tuhaf mahlûkların tasvirlerinde biri hariç (sinemamızın ünlülerinden meşhur bir tip) diğerlerinde tarihi kaynaklara geçen ve folklor derlemelerinde rastlanan tariflere başvurulmuştur.

*Romanın ilk ismi “Kara Şaban” olarak belirlenmiş, sonrasında değiştirilmiştir.

24 Aralık 2016 Cumartesi

BATUHAN BİLGİÇ'ten Okurlara MEKTUP VAR !

15 GÜNDE 3 BASKI YAPAN nasıl düştüğümü hatırlamıyorum romanının yazarı BATUHAN BİLGİÇ'ten okurlara MEKTUP VAR !!!

Sevgili Okuyucu

Çatı öyküsü bittiği gün, “bir sonraki öykü yarım kalacak,” diye büyük bir laf etmiştim. Lafımı çiğnemeyip Bahar’ın hayatını aktarmaya çabalarken sonunu kendisinin bile bilemediği düşüşünün devamında ne olduğunu yazamadan eksik haliyle bırakmak zorunda kaldım. Sanırım bir rastlantı diyebiliriz. Sonunu iyi ya da kötü noktalama işini size devrediyorum. Ben sadece bir gözlemciydim. Bu öykü benden dolayı olması gerekirken Bahar’dan dolayı eksik kaldı. Bir dahaki öykü umarım başkaları yerine benim tarafımdan eksik kalır.
Birkaç kadın ve adamın hezeyanından başka bir şey vadetmeyen öykünün can alıcı bir noktası dahi yok. Bahar’ın arkadaşı Mert’in dediği gibi, “En doğru kararı vermişsin. Senin yerinde olsam ben de intihar ederdim. Hem ben kendi yerimde olsam da intihar ederdim ama kişiliksiz, ruhsuz, sürüne sürüne ölecek kadar aşağılık bir varlığım. Hiçbir gayesini yerine getirememiş, ayyaş, boktan biri işte.”
Dingin hissettiren melankolinin özellikle akşamüzeri saatlerinde tepeye sürünerek tırmandığı sonbahar günlerinde umutsuzlukla bu kitabı beğeninize sunuyorum. Beğenmekten ziyade rahatsız olmanızı diliyorum.
Saygılarımla,
 

KAFEKÜLTÜR YAYINCILIK www.kafekultur.com

25 Ekim 2016 Salı

10. Beyoğlu Sahaf Festivali Başladı

Bu sene 10.'su gerçekleşecek olan Beyoğlu Sahaf Festivali, 24 Ekim-6 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek. Beyoğlu Belediyesi ve Kültür Kenti Vakfı'nın ortaklaşa hazırlamış olduğu festivale 70'den fazla sahaf ve ikinci el kitapçı katılıyor.
Bu yıl, diğer festivallere göre Beyoğlu Belediyesi ve Festival Düzenleme Komitesi, Beyoğlu sınırları içerisinde yer alan ve başvuru yapan tüm Beyoğlu sahaf ve ikinci el kitapçıları, siyasi görüş, dini inanç, tuttuğu takım, okuduğu kitap, göz rengi, vs. gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin kabul etmiş ve Beyoğlu esnafının standlara dağılımından sonra kalan yerlere de, diğer bölge ve şehirlerden de esnafları listeye dahil etmiştir. Bazı arkadaşlarımız maalesef katılamamış olsa da, diğer bazı Sahaf Festivallerinin yaptığı ayrımcılığı yapmamış olması hem okuyucu, hem de sahaflar açısından olumlu ve memnuniyetle karşılanarak, Beyoğlu semtininin niteliğine uygun çeşitliliği koruması dikkat çekmiştir. Kısacası, havaların soğuduğu bir döneme denk gelmiş olsa bile, bu festival diğer festivallerden daha farklı olacak ve kitap yakmadan kitaplarla ve sahaf muhabbetleri ile ısınacağız gibi gözüküyor. Tüm sahafları gezin ve kitaplara dokunmaktan çekinmeyin. 

İşte 10. Sahaf Festivali'ne katılacak Sahaflar:

1 => Hermes Sahaf
2 => Tozlu Raf Kitabevi
3 => Sahaf Nazım Hikmet
4 => Kibrit Kitabevi
6 => Kurgu Sahaf
7 => Karadeniz Kitabevi
8 => Çatı Sahaf
9 => Ayça Kitabevi
10 => Ege Sahaf
11 => Kırkambar Sahaf
12 => Gezegen Sahaf
13 => Dersaadet Sahaf
14 => Doğa Kitapçılık
15 => Tuhaf Kitaplar
16 => Cihannüma Sahaf
17 => SCS Kitabevi
18 => Eflatun Sahaf
19 => İstanbul Müzayede
20 => Yol Kitabevi
21 => Pera Orient
22 => Volga Kitabevi
23 => Bahtiyar Sahaf
24 => İrem Sahaf Kitabevi
25 => Fatih Bilgi Kitabevi
26 => Sanat Kitabevi
27 => Senan Sahaf & Kitabevi
28 => Volga Sahaf
29 => Dip Sahaf
30 => Kozmos Sahaf
33 => Denizler Kitabevi
34 => Ekin Sahaf
35 => Dylemi Sahaf
36 => Rengel Kitabevi
39 => Martı Sahaf
40 => Müteferrika Sahaf
41 => İmge Sahaf
42 => Teknik Sahaf
43 => Büyülü Sahaf
44 => Hisar Kitabevi
45 => Barış Sahaf Moda
46 => Eylül Kitabevi
47 => Kozan Sahaf
48 => Ilgın Kitabevi/sahaf
49 => Yaşam Kitabevi
50 => Rengin Kitabevi - Sahaf
51 => Nermin Sahaf
52 => Levant Koleksiyon
53 => Beşiktaş Sahaf
54 => Libraire de Pera
55 => Barış Kitabevi
56 => Öykü Sahaf
57 => Babil Sahaf
58 => Ada Kitabevi
59 => Librakons
60 => Sahaf Tezgah
62 => Turkuaz Kitapçılık
63 => Nar Sahaf
64 => Çınar Sahaf
65 => 40 Ambar Sahaf
66 => Lamelif
67 => Kağıtgemi
68 => Mihrican Kitabevi
69 => Labirent Sahaf
71 => Sahaf Kitapçı Ahmet
72 => Edebihayat Sahaf
73 => Kayıp Kitap
74 => Kalender Sahaf
75 => Özer Sahaf
76 => MTG Kültür Sanat Ürünleri ve Hizmetleri (Muhsin Kitap)
Not: Belediyeye ait bazı stantlar katılamayan sahaf arkadaşlara verilmiş olup, festival alanında yer alan boş yerlere de masalar konularak gene katılamayan diğer sahaf arkadaşlara verilmiştir.

4 Eylül 2016 Pazar

Okumak ve Anlamak Edebiyatta Psikanaliz

Okumak ve Anlamak
Edebiyatta Psikanaliz:
Freud, James, Nabokov, Pessoa, Proust, Rancé, Schnitzler

Yazar: Michel Schneider
Türkçesi: Nazlı Ceyhan Sümter

Yayıma Hazırlayan: Poyzan Şahiner
Sayfa Düzeni: Kolektif Tasarım
Kapak Tasarımı: Deniz Akkol
1. Baskı, Haziran 2016

“André Breton’dan bu yana birçok yazarın bir baş dönmesine tutulmuş gibi teslim olduğu düş öykülerinden edebi anlamda daha sıkıcı bir şey yoktur. İnsan kendini ifade etmek veya itirafta bulunmak için değil, kendini saklamak için yazar. Roman kahramanları için rüyalar ve hayal etmek başka şeylerdir. Herkes düş görür. Herkes yazmaz. Düş ve yorumu, psikanalizin kraliyet yoluyken edebiyatın demokratik çıkmazıdır.”

“Kendini yaratmayı megalomanlığa feda etmeyen bir yazar projesi yoktur şüphesiz. Bedeni ve diliyle, tarihi ve karakteriyle, mantığı ve duygularıyla, kendini olması gerektiği gibi yeniden yaratmak ve eserinin aynı anda hem tanığı, hem etkeni, hem de nesnesi olmak... Eserlerinin oğlu olmak, kendinin anne ve babası olmaktır. Bir kitabı taşıyıp yayımlamak kendini dünyaya getirmek, karalanmış kağıttan şifa umulan bu beden eksikliğine çare sunmaktır.”

“Yanılmıyoruz. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapmak, söyledikçe sözleri silmek, kendi arzusunu başkasının arzusuyla maskelemek, ressamın, romancının (veya psikanalistin) bu tuhaflıkları, bu kusurları mümkün olduğunca az yer kaplamayı değil, sınırsız bir güç elde etmeyi hedefler.

Okumak ve Anlamak yazar, müzikolog ve psikanalist Michel Schneider’in analiz odasına davet eder okurları. Kitabında edebiyatçıları ve psikanalistleri ağırlayan Schneider aklındaki soruları onlarla birlikte çözmeye çalışır.

Koltuğa ilk geçen Nabokov’a dil ve totalitarizm arasındaki ilişkiyi sorgularken Freud’la psikanalizin kökenlerini tartışır Schneider. Henry James’le “Hugh Merrow” başta olmak üzere çeşitli hikayeleri hakkında dilin gizemi ve çevirinin zorlukları üzerine sohbete davet eder. Freud’un da yakın arkadaşı Schnitzler’i önce kader üzerine konuşturur, ardından yazarın “La Ronde” [Çember] isimli eseri üzerinden aşk ve arzunun doğasını karşılaştırır. Proust ve annesiyle çocukluk, cinsellik ve birey olma kavramları üzerinden kabullenme ve reddetmenin çıkmazları irdelenirken, daha sonra koltuğu edebiyata soyunan psikanalistler alır. Kitabın sonundaysa Schneider, yazma edimiyle suç arasındaki bağı anlamak için koltuğuna oturmayı kabul edecek katil yazarların peşine düşer.

 “Bana Rüya Gördüğümü Söyleyin” adlı ilk bölümde totalitarizmin insanlıktaki kökenini ararken psikanaliz, edebiyat ve totalitarizm arasında kurulan bir üçgenin sunabileceği ihtimalleri Vladimir Nabokov’un eserleri üzerinden tartışır. Totalitarizmin gücünü küçük yaşlardaki ilk “ben” kurgusunun temsillerine, diğer bir ifadeyle öznenin dille olan bağına dayandırır. Dilin ürünü olan edebiyat eserleri de tartışmaya bu noktada katılır.

Psikanalizin dille ilişkisini irdelerken, bu alanda kalıplaşmış terimlerin tartışılmadan analize dahil edildiğini fark ederiz. Bu terimler, kalıplar ve tanımlar bütünü psikanalizin, halihazırda var olan dilden kendi özgün dilini çıkartmasıdır ve yeni kuramlarla tıpkı canlı, hakiki bir lisan gibi gelişmektedir. Schneider kitabın ikinci kısmında işte bu özgün dilin izini sürer: “Bir dilin mucidi olabilir mi?” ve “Freud’a psikanalizin ‘babası’ demek ne anlama gelir?” gibi sorularla psikanaliz dilinin kökenini düşüncede, düşüncenin kökenini de bir eksiklikte bulur. Bölümün başlığı olan, “Ne Düşünüyorsun?” sorusu doğrudan Freud’a yöneltilir. Birincil düşünce dokunmakla, algıyla, hissetmekle ilgili olup anneden gelirken; yazıya, kanuna ve idrak etmeye dair ikincil düşünce babadan aktarılır. Takipçileri ve okurları onu psikanalizin babası gibi görürken, Freud’un da bir tür otorite kompleksine girdiğini ve özgün olma çabası içinde intihalden kaçınma saplantısına yakalandığını görürüz. Düşünce artık eksikliğin kapatılması için bir uğraş, zihnin iki ayrımı arasındaki uğraktır.

Psikanaliz bitmeyen bir hikaye ve daima gelişen bir dil olarak kurgulanırken; odak bitmemiş yaşanmışlıklara, karşılanmamış arzulara ve gelmeyen sonlara kayar. Kitabın üçüncü bölümünü Henry James’e adayan Schneider’in asıl amacı, yazar öldükten sonra müsveddelerinin arasında bulunmuş “Hugh Merrow” hikayesinin neden basılmadığını çözmektir. Hikayenin çeviri metniyle başlayan bölümde, Schneider sık sık metne doğrudan referanslara ve farklı çevirilere yer verir. Artık anlamın ve imgenin labirentlerine dalsa da, dili irdelemeye devam eder.
Hikayede evli bir çift, ressam Hugh Merrow’u ziyaret ederler ve ondan hiç doğmamış çocuklarını resmetmesini isterler. Schneider, Hugh Merrow’un resmi anlatıda tamamlayamaması kadar, hikayenin neden bitmediğine odaklanır. Hikaye çocuk arzusuyla su yüzüne çıkan “geçmişten bir imge” etrafında dönerken bahsi geçen çocuk ne geçmiş, ne gelecektir; ne kız, ne erkek; ne yaşam, ne de ölümdür. Kurgusuyla da çocuk imgesiyle de bir öykünme olan bu anlatı sona olanak tanımaz. James’in biyografisi üzerinden cinsel kimliğini de inceleyen ve başka birçok eserini ele alan Schneider, tamamlanmamışlığın anlamını bulur: Çocuk, cinsiyetin oluşumunun öncesindedir ve bir çocuk imgesi her zaman geçmişte kalacaktır; ölümün başlangıcı olan yaşamın verilmediği yer limbodur, orada geçmiş ve gelecek yoktur.

Benimsenmemiş tüm benlikler ben kim olurdum diye sorarken Şair Pessoa maskeler ardında tüm olasılıkları yaşamaya çabasıyla en cüretkar cevabı verir: “Kimse”. Dördüncü bölümde Portekizli şair Fernando Pesoa’nın kimlik bilmecesini çözmeye çalışan Schneider, biyografik anlatılar yerine şairin farklı heteronimleri tarafından kaleme alınmış şiirlerinin ışığında ilerler. Şairin çocukluğu ve anne ve babasıyla olan ilişkisinde heteronimlerin kökünü ararken, bir bedende birden çok şair bulunduran Pessoa’nın kim olduğunu sormak aslında varlıkla isim arasındaki ilişkiyi irdelemek anlamına gelir.
Pessoa’nın kişilikleri Stendhal’inki gibi sadece isimlerden ibaret değildir der Schneider; her biri farklı bir dille, tarzla yazan farklı karakterlerdir. Öyleyse Pessoa heteronimleriyle kimliğin ve varlığın sınırlarını zorlamaktan çok, yeni sınırlar yaratarak sürekli onların içinde devinir. Schneider Pessoa’yı heteronimlere yönlendiren üç ana etmenden bahseder: Yeni isimler yaratarak benliğin sınırlarından geçmek ve yokluğa ulaşmak; eşcinsel bir eğimlime sahipken erkek bedenini sahiplenemediği için ya da belki de bir kadın bedeninde yeni bir isim bulabilmek için beden değiştirmek; hiç kimseyken her yere dağılıp yalnızca kelimeler olmak için dile dönüşmek. Schneider analizinin sonunda Pessoa’nın bu var olmama çabasında başarısız olduğunu itiraf eder. Pessoa ölümünden sonra nasıl tek bedenle gömüldüyse, tek ismiyle de anılacaktır.

Ölüm, ölen için soylu bir son, bir tamamlanmışlık, bir isim olabilecekken hayatta kalan açısından durum farklıdır. Schneider “Soysuz Ölüm” isimli beşinci bölümde hastası Madam A. ile 16. yüzyılda yaşamış inzivacı keşiş Senyör Rance’ın anlatıları üzerinden ölümle yüzleşmemenin bir yolu olan riyazeti tartışır. Her iki vakada da kaybedilen yakının ölümüne duyulan bir suçluluk duygusu karakterlerin ruh hâline hakimdir. Bu suçluluk duygusu, Rance’ın hayattan elini eteğini çekmesine sebep olurken, Madam. A kendine sadomazoşist bir dünya yaratır. Bu iki farklı dünyaya ait iki insanın kesişimlerini ve yol ayrımlarını tartışan Schnider’ın amacı riyazet, suçluluk ve ölüm arasındaki ilişkiyi bilinçaltındaki çağrışımlarıyla ortaya koymaktır. Sonunda fark edilir ki geçmişin anlamı, geleceğin kaderini tayin etmektedir.

Kader kaçınılmaz olarak görülürken her ne kadar gelecekten bahsetse de genellikle bugünden geçmişe bakılarak anlamlandırılır. Schneider, “Kadere Soru” bölümünde bilfiil bunu uygular: Doktor babasının yolundan giderek önce tıp eğitimi alan psikanalist yazar Arthur Schnitzler’in, daha sonra Freud’dan etkilenerek nasıl psikanalize yöneldiğini ve en nihayetinde hayatını etkileyen bu iki figürden de kendince koparak edebiyatçı olduğunu anlatan bu bölüm insanın kaderi üzerindeki yetkisini sorgular. Geçmişimiz bugünü nasıl şekillendirir? Psikanaliz bilinçaltında geçmişe dairleri bulurken, geleceği mekanik bir şekilde belirlemeye çalışabilir. Schneider analizin bu yönünü kullanarak Schnitzler’in gençliğine, öğrenciliğine ve bir babanın oğlu olduğu zamanlara gidip nasıl bir yazar olacağını belirlemeye çalışır.

Schnitzler’in kendi kaderinin mekanikliği oyunlarına da yansımıştır. “Karanlık Arzu” adlı yedinci bölümde Arthur Schnitzler’in “La Ronde” isimli tiyatro oyununda karakterlerin birbirleri ile olan ilişkileri sonucu ortaya çıkan aşk ve arzu çemberinin doğasını inceler ve olay örgüsünün doğrusal ilerleyip bir noktada sonlanması yerine bir spiral gibi sürekli devinmesine neden olan üç tema bulur: Arzunun parçalanması, cinsiyet farkı, zamanın geçişi. Arzu ve aşkın birlikte işleyişi karakterler arasında kurulan zincirleri sürekli kırıp yeniden örerek öykünün devinimini sağlar. Kadınlar ne istediklerinden emin olamazken, erkeklerse tek istediklerinin arzu olduğunu zanneder; talepler, dilekler ve arzular çakışır. Zamanın geçişi çemberin dışında tutulanlara işaret eder. Çember kendi içine doğru kıvrılarak sürekli dönerken, ölüm ve zaman dışarıda bırakılır böylece oyun hiçbir zaman tamamlanamaz. Aslında herkes ilk nesne olan anneyi arzulamaktadır.

Her sanatçı bu ilk nesneye duyulan arzuyla hesaplaşmak durumundadır. Schneider “Bilmiyormuşum Gibi Yap” isimli sekizinci bölümde Marcel Proust’un annesiyle olan ilişkisi üzerinden sapkınlıktan sanatçılığa giden bir tür yol haritası çizer. Bunu yaparken önce yalanlama, ret, yadsıma ve inkar terimlerini açıklar; anne ve oğulun birbirlerine karşı nasıl bilmiyormuş gibi yaptıklarını anlatır. Marcel Proust’un eşcinselliğine de değinen Schneider sapkınlığın başarısızlığının romancıyı meydana getirdiğini belirtir. Ve kişi en sert gerçeklikle, yani ölümle karşılana kadar bilmiyormuş gibi yapar.

Bilmiyormuş gibi yapmak belki de en bilinçli eylemdir. Yazarlık da esasen yazarın bir şeyi bilmiyormuş gibi anlatmasıdır olanları. Yazar olanı saklar, açığa çıkarmaz. Analistin göreviyse durumu çözümleyip açığa vurmaktır. Schneider dokuzuncu bölümde edebiyata soyunan psikanalistleri edebiyatla meydana çıkarmaya çalışırken, kaleme alma niyetiyle yola çıkan gayretli psikanalistler adını verdiği “yazanların” nasıl tökezlediğini açıklar. Psikanalize dair araçları ve yöntemleri edebiyatta işlevselleştirmeye çalışan “yazanlar” edebiyatı psikanalizin bir uzantısı hâline getirmeye uğraşmaktadırlar. Ortaya çıkansa bir ‘canavardır’ Schneider’a göre. Çok okuyanın iyi yazabileceği algısı ve edebiyat ve psikanalizin ortak paydası olan kelimeler üzerindeki hak iddiaları psikanalistleri edebiyata iten tarihsel olgulardır. Neticede Schneider psikanalist yazın ile edebi yazımı üç eksende ayırır: dilbilim, kelime dağarcığı ve konu. Gayretli psikanalistlere bu farkın ayırdına varmadan edebiyata kalkışmamalarını önerir.

Psikanalist yazanlar edebiyattan uzaklaştırılarak geride bırakılırken, odak tekrar yazma eylemine kayar. Schneider Fransızcada suç ve yazmak sözcükleri arasındaki fonetik yakınlığa (écrire [yazmak] ve crime [suç]) dikkat çekerken, ikisi arasında bir benzerlik kurmak yerine yazmanın ne kadar suç olarak tanımlanabileceğini araştırmaya koyulur. Öncelikli hedefi, sanatla suç arasındaki çağrışımları kurmak ve sanatın libidonun yontulmamış bir eylemi, yüceltilmemiş bir suçu olup olmadığını sorgulamaktır. Örnekler derler: Prens Gesualdo de Venaso eşi ve üvey çocuğu dahil en yakınlarındakilerin canına kıymış bir müzisyendir; ressam Caravaggio, aldatılmışlığın acısıyla hadım etmeye çalıştığı sevgilisinin kasığındaki damarı keserek ölümüne sebep olmuştur; Fritz Lang’in eşi Elisabeth Rosenthal’ın kalbine sıktığı bir kurşunla intihar etmiş olduğu iddia edilse de, bunu, kocasını başka bir kadınla yakaladıktan hemen sonra yapmış olması şüphelidir. Her üç sanatçının da cinayetleri, suçları ve suçlulukları eserlerine yansırken, suça bulaşmış katil bir yazar arayışı devam eder. Marcel Proust ve Anne Perry vakalarını da inceleyen Schneider ikna olamaz ve katil yazar bulamadığını itiraf eder. Sonuçta yazarlar da öldürür ama katil olmaya ihtiyaçları yoktur. Yazar yarattığı bütün karakterlerin yaşamları üzerinde tahakküm kurup dilediği zaman onları öldürürken, Schneider yazmanın bir suç, suçun yazmak olduğu sonucuna ulaşır.

Birbirinden ayrı on inceleme olarak kurgulanmış Okumak ve Anlamak, bir yandan çeşitli vakalar sunarken, diğer yandan psikanalizin temellerini, yaklaşımlarını ve psikanalistlerin duruşunu sorgular. Edebi metinlerin kurgularını psikanalizle çözerek bizi konuşamadıklarımızla yüzleştiren Michel Schneider psikanaliz kuramını incelikle irdelerken, edebiyatın karanlık dehlizlerindeki insanlık hâllerini çözümlemeleriyle ayrınlatır.

Arka Kapak:
Freud, James, Nabokov, Pessoa, Proust, Rancé, Schnitzler…

Özenle örülmüş edebi metinlerin kurgularını psikanalizle çözerek bizi konuşamadıklarımızla yüzleştiren Michel Schneider, Nabokov’un kelimelerinde dil üzerinden tahakküm kuran totaliter rejimlerin izini sürerken, Freud’a “Ne düşünüyorsun?” diye sorarak düşünürün zihne duyduğu tutkuyu masaya yatırıyor. Yer yer cesur adımlarla “ideal” psikanalizin peşine düşen Schneider, Pessoa’nın yarattığı şair maskelerinin ardındaki içsel mücadeleleri ifşa ediyor. Henry James ve Schnitzler’in eserlerinde saklı arzuları ararken, Proust’un annesiyle kurduğu ilişkinin inkar ve yadsımaya dayanan köklerini kazıyor.

Okumak ve Anlamak, bir yanda psikanaliz kuramını sorgularken, diğer yanda edebiyatın karanlık dehlizlerindeki insanlık hâllerini çözümlemeleriyle aydınlatıyor.

“André Breton’dan bu yana birçok yazarın bir baş dönmesine tutulmuş gibi teslim olduğu düş öykülerinden edebi anlamda daha sıkıcı bir şey yoktur. İnsan kendini ifade etmek veya itirafta bulunmak için değil, kendini saklamak için yazar. Roman kahramanları için rüyalar ve hayal etmek başka şeylerdir. Herkes düş görür. Herkes yazmaz. Düş ve yorumu, psikanalizin kraliyet yoluyken edebiyatın demokratik çıkmazıdır.”

Yazar Hakkında:
1944 doğumlu yazar, müzikolog ve psikanalist Michel Schneider, École Nationale d'Administration (ENA) mezunudur. Psikanalizle edebiyatı harmanladığı kitaplarında çeşitli sanat eserlerine, tanıklıklara ve yazışmalara dair incelemeler kaleme alır. 2003 senesinde, büyük yazarların son anlarını kurguladığı Hayali Ölümler kitabı, deneme dalında Médicis Ödülü'ne layık görülmüştür. Marilyn Monroe’yla psikanalisti Ralph Greenson arasındaki sıkıntılı ilişkiyi ele aldığı Marilyn, Dernières Séances Goncourt, Interallié, Renaudot ve Femina ödüllerine aday gösterilmiştir. 

17 Haziran 2016 Cuma

John Wyndham'dan "Triffidlerin Günü" Artık Türkçe

Ümit Kireççi
...
Sonunda "Triffidlerin Günü" Deli Dolu farkıyla dilimize kazandırılmış. Daha önce dolaylı olarak İki Ağaç Deyip Geçmeyin - Zagor ve Day of the Triffids  başlıklı yazımda eserden bahsedebilme şansı yakalamış kitabın çevirisini dört gözle bekleye başlamıştım. Sonunda geldi ve tez elden edinilmeli:

Bitkiler İnsanlara Karşı!

Bilimkurgu türünün önde gelen yazarı John Wyndham’dan bir başyapıt daha.

John Wyndham’ın en önemli kitaplarından biri olan Triffidlerin Günü, uygarlık, insanoğlunun doğa karşısındaki kibirli tutumu, cinsiyet ve sınıf ayrımı, soğuk savaş gibi toplumsal sorunların etrafında gelişen bir roman. İnsanoğlunun hırsının ve açgözlülüğün bir sonucu olarak doğanın başkaldırışını ve triffidler adı verilen bir bitki türünün dünyayı ele geçirişini ele alıyor. BBC tarafından iki kez mini dizi olarak çekilen ve sinemaya da uyarlanan Triffidlerin Günü, sinematografik öğeler içeren zengin bir anlatı yapısına sahip.

Delidolu tarafından ilk defa Türkçeye kazandırılan kitap, kıyamet sonrası bilimkurgu severler için kaçırılmayacak bir eser.
 


“Triffidlerin Günü, insanlığın kibrinin bir trajedisi.”
Barry Langford

“Özellikle de korku unsurunun eklemlendiği bilimkurgu romanları seviyorsanız, okumaya değer.”

Wendy Van Camp, Darkfuturesfiction

“Triffidlerin Günü tüm zamanların en iyi bilimkurgu kitaplarından.”
Writerightnow.co.uk

“Hayatınız boyunca aklınızda çıkaramayacağınız kitaplardan biri.”
Sunday Times
DELİDOLU YAYINLARI
1476/1 Sokak No:10/51 35220 Alsancak, Konak / İzmir
Tel: 0(232) 463 46 40 Faks: 0(232) 464 11 73

www.delidolu.com.tr
facebook.com/delidolukitap

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Orhan Berent'ten "Altay" Kitabı

Çizgi roman araştırmacısı Orhan Berent'ten yen bir kitap:
"1970'li yılların sonuna doğruydu… Henüz çocuktum ve bir Altay maçındaydım. Maç oynandı, bitti. Çıkış tüneline girerken kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerleri bir an benim olduğum tarafa baktılar. 'Bizi hep hatırla olur mu Orhan? Hayatının sonuna kadar sakın unutma,' dediler. Statta kimse duymadı. Bir tek ben duydum. Hâlâ hatırlıyorum…"

Altay, seyircisinin nispeten az olması ve "sakinliğiyle", İzmir futbol ortamının biraz küçümsenen bir mensubu. Oysa, Karşıyaka'dan sonra şehrin en kıdemlisi. En üst ligde uzak ara en fazla kalmış İzmir kulübü. Şu anda alt liglerde mücadele etmesine rağmen, ebedi puan cetvelinde hâlâ 69 takım arasında 8. sırada duruyor. Küçümsenecek bir şahsiyet değil yani, Altay. En önemlisi, o bir şahsiyet!

Orhan Berent'in hem tutkuyla yazılmış hem titiz bir araştırmaya dayanan kitabı, Altay'ın hikâyesinin içinden aynı zamanda İzmir'in sosyal tarihini anlatıyor. Her kulübün bir nevi roman kahramanı olduğunu bize bir kez daha gösteren bir kitap. İkbali de düşüşü de görmüş, güngörmüş bir roman kahramanı: Altay.

“Ben 5 kere iyilik yaptım!” -çocuklardan büyüklere ders kitabı-

Binlerce yıldır sektirmeden doğuyor, büyüyor ve ölüyoruz. Fakat bu yolun bir yerinde bizden önce ölen, çocukluğumuza dair bir şeyler var: Hayatın çok daha yeni ve şaşırtıcı, duyguların bir o kadar basit ve gerçek olduğu o çağlardan kaybettiğimiz keşfetme, şaşırma ve hayran olma duygumuz.
Şey’lerin anlamını daha net, daha parlak ve daha coşkuyla bildiğimiz, güneşin bizi ısıtıp aydınlatan iyi birisi olduğu, tüm örümceklerin kötü ve tüm uçakların süpermen olduğu o zamanları çocuk diliyle, çocuk zihniyle tekrar yaşamak tamamen imkansız olmayabilir aslında.
Sadece kimleri dinleyeceğimizi bulmamız gerekiyordur belki de…

Bu 23 Nisan’da biz onları bulduk. Büyükler için gayet köşeli tanımları olan sevgi, güven, kıskançlık, iyilik, paylaşmak, yaşamak, merak, öğrenmek, korku, nefret, ayrılık gibi kavramların onlara ne ifade ettiğini sorduk. Şırnak’taki çocuğa da, Balıkesir’deki çocuğa da sadece sorduk. Cevaplar mı?
“Eğer okul okumuyorsan direkt sanayiye gönderilirsin”
“Ben 5 kere iyilik yaptım ama en sevdiğim şu; 2.sınıfa gidiyordum, bir tane kör adam az kalsın eziliyordu, ben de adamı belinden tutup karşıya geçirdim.”
“Duvarın arkasında ne olduğunu düşünmek; merak etmektir.”
“Annem babamdan ayrıldı. Artık bir arada yaşamıyorlar. Babamı az görüyorum çünkü uzakta. Ayrılık mesafe yarattı, biz yalnız kaldık.“
“Bazı insanlar korktukları şeyleri gizlemek için korkuturlar.”
“…kendimizi kılıçlamazsak ve parmağımızı gözümüzün içine sokmazsak yaşarız ama bunları yaparsak hayatımızı kaybederiz.”
“Koyunları kuzuları dövüyoruz. Onlar bizden nefret ediyor. Kendimize iyi bakmıyoruz.”
“… Onun için herkes paylaşmanın ne demek olduğunu anlasın!”
“…Ben sizi dinliyordum kötülüğün ne anlamı var? Dedi Koray. İyiliğin ne kadar iyi olduğunu biliyorsunuz. Ben iyi olduğum için 33 tane arkadaşım var…”
“…Öğrenmek için önce onu bilmek istemek gerekir.”
“Seçmek, farklı renkte deniz kabuklarından birini almaktır.”
“…eskiden bizim sınıfta bir kız vardı, yağmur yağdığında arkamdan koşa koşa gelip beni itti ve çamura düşürdü. Sonra da gülüp gitti. Şimdi herkes ona kötü diyor. O, kötülüğü seçti.”
“Ailemde 3 kişi vardı. Annem, babam ve ben. Eskiden hepimizin kızgınlığı, üzgünlüğü, mutluluğu, sevgisi bir aradaydı. Şimdi ise ayrı yerlerde…”
“iPad bana bilgi katıyor. Oradan nasıl hayatta kalacağımı öğreniyorum. Çünkü ben bir canlıyım bunu biliyorsun. Canlılar hayatta kalmaya çalışırlar.”
“İnsanlar ölüyor, köylüleri öldürüyorlar, evleri yakıyorlar, çocukları kaçırıp dağa götürüyorlar; işte savaş budur.”
“Eğer kötülük yapsam belki haddimi aşar mıyım bilmem? Ama abartsam bir gülle ile binalara saldırırdım ve gibi işte. Ama pek de fazla kötü olmak istemem diyelim.”
Onların cümleleri, onların resimleri, onların duyguları… Onların bayramı olan 23 Nisan’da “Ben 5 kere iyilik yaptım” adını verdiğimiz bu kitapta buluştu. Kitabın adı da yine onlardan birinin, 9 yaşındaki bir erkek çocuğun cümlesi zaten!
Türkiye’de ilk kez bu tip bir çalışma kitap haline geliyor ve Türk okuyucusuyla buluşuyor.
Çocuk psikolojisi uzmanı Petek Halman farklı şehirlerden gönüllü olarak katılmak isteyen çocuklar ve yetişkinlerle bu çalışmayı hayata geçirdi.
Çocuklardan 19 kavramla ilgili hissettiklerini ister sözle anlatmaları, ister yazıya dökmeleri, isterse resim çizerek ifade etmeleri istendi. Çocukların kendilerini rahat ifade edebilecekleri, özgür bir ortam oluşturulmasına özen gösterildi.
Kitapta ‘çocuk diline’ müdahale etmemek için anlatım ve imla bozuklukları da özellikle düzeltilmedi.
Hem çocuklardan büyüklere ders kitabı, hem de bir hayatı anlama kitabı olan “Ben 5 kere iyilik yaptım” çok yakında bütün kitapçılarda, hem çocuklar hem de büyüklerle buluşmaya hazırlanıyor…
Petek Halman hakkında:
1988 yılında İstanbul’da doğdu. 2010 yılında Yeditepe Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nden mezun oldu. Üniversite yılları boyunca çeşitli derneklerde ve okullarda çocukların psiko-eğitsel ve sosyal gelişimlerini desteklemek amacıyla gönüllü olarak çalıştı. Ayrıca bir psikolojik danışmanlık merkezinde çalışmalarını sürdürdü. Ardından New York’ta Play Therapy Institute’da çocuklarla oyun terapisi üzerine eğitim aldı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Kişilerarası iletişim alanında uzmanlaştığı bu dönemde özellikle iletişim ve çocuk gelişimi üzerine yazdığı makaleler ve çocuklar için yazdığı hikâyeler farklı dergilerde yayınlandı. Bu süreçte çeşitli anaokullarında psikolojik danışman olarak çalıştı. Halen klinik psikoloji doktora programına devam etmekte ve çocuk psikolojisi üzerine uzmanlaşmaktadır. Aynı zamanda Okuyan Us Yayınevi’nde editörlük görevini sürdürmektedir.
Yayın Yönetmeni: Cem Mumcu
Yayın Koordinatörü: Ayşegül Ataç
Yayıma Hazırlayan: Petek Halman
Editör: Petek Halman, Anıl Helvacı

Kapak Tasarımı: Ebru Demetgül
Sayfa Tasarımı: Deniz Dalkıran

Çağan Dikenelli'den "Dedektif Melek Teyze"...



23 Ağustos 2013 Cuma

Fantastik Roman Çekilişi!

Kitap Kurduyum Ben Blogu şimdi, şu anda Günışığı Kitaplığından kitaplar hediye etmeye hazırlanıyor. Kurallar kolay ve basit. Bakın blog nasıl bir açıklama yapmış:
"Yeni çekilişimiz başlıyor.
Günışığı Kitaplığı'nın çocuklar için hazırladığı ama büyüklerin de severek okuyacağı bir dizi var, Beter İkizler 
dizisi. Beş kitaptan oluşan kitapların yazarı Charles Ogden. Seride yaramaz iki çocuğun maceraları anlatılırken, özgürlük, sorumluluk ve sosyal yaşam gibi temel kavramlar sorgulanıyor."

Bakın kurallar nasılmış:
Kitap Kurduyum Ben (Linkten yolculuğa çıkıyorsunuz) 

Süper "Kahraman Aranıyor"... Romanı Çıktı!

Şimdi size her şeyi anlatıp işin tüm heyecanını kaçırabilirim. Ama ben sadece Süper Kahraman Aranıyor adlı kitapta kahramanın adının Batuhan olduğunu, onun Çitlek Çetin ve Jumbo Cemal olarak bilinen arkadaşlarıyla beraber takıldığını, bu üçünün Galaksi Kahramanları adında bir çizgi romanın hayranı olduğunu ama Galaksi Kahramanları’nın hiç de bildiğiniz çizgi romanlar gibi olmadığını söyleyeceğim. Bay Z’den, Alfa Kuzey Bölge’nin ne anlama geldiğinden, görünmezlik yeleğinden, Şebnem’den ise bahsetmeye hiç niyetli değilim.

Son olarak karşınızda bilim kurgu esintileri taşıyan harika bir macera romanı olduğunu ekleyeceğim, hepsi bu...

(Bültenden...)
Yazan: Mustafa Hakkı Kurt
Kapak: Şahin Karakoç
Karton kapak / 224 s. 8+ yaş

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Yaratıcı Yazarlık Seti

Kafe Kitap'tan "Yaratıcı Yazarlık Seti"....
Nasıl Yazıyorlar? - Halil Gökhan

Çocukluğumdan kalma hayal meyal bir imge kitap Nasıl Yazıyorlar? Siyah kapağı ve içinde belki yazar babamın da sayfalarının bulunduğu ya da bulunmuş olmasını isteyebileceğim o dönemin birçok yazarının kaleme aldıkları yazılar. Soluksuz olmasa da dönüp dönüp tek tek okumuş olmalıyım yazarların sırlarını ve o kitabı elimde bırakmadığım dönemde karar vermiş olmalıyım yazar olmaya... 

Okullar, kişilerin birbirlerine zamanın deneyimlerini anlatmayı bıraktıkları sırada ortaya çıkmış olmalı. Bu deneyimleri kontrol altına almak, bastırmak ve bir disipline çevirmekten sıkıldığı anda da insanlar yeniden okulsuz ve anlatmanın yer aldığı deneyimlere kendilerini bıraktılar. Modern anlamıyla yazmak, okulsuz ve kişisel deneyimlerin anlatıldığı bir dönemin gizemli eylemi hâlâ. Yazarın Nasıl Yazıyorum? dediği anda bile yeni şeyler öğrenebileceği ilginç bir deneyim. Bu deneyimi kabuğundan çıkarmak, çoklu seslere dönüştürüp bir kitap yapmak istedik. Sözün, yaratmaya dair izler bırakarak yazıya dönüştüğü süreci yarı mesleki yarı da amatör olarak gözlemlemek. Gelenlere, sıradakilere anlatmak için..

Yazmak - Michel de Montaigne

Yazarken, anlatım biçimimi bozar korkusuyla, kitaplarla dostluğumu bir yana bırakırım. Gerçekten de iyi yazarlar beni çok zayıflatır, cesaretimi kırar.

Kitaplarda aradığım, yalnız dürüstçe bir oyalanmanın yarattığı hoş duygulardır; ya da amacım öğrenmekse, kendimi tanımama yardım edecek, daha iyi nasıl yaşanacağını ve ölüneceğini bana öğretebilecek bilgi bulmak isterim.

Büyük yazarlar, olayların nedenleri üzerine yazı yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmeyip ince bir buluş, bir güzellik katmak koşuluyla, inanmadıkları şeyleri de yazarlar.

100 Saatte Kendi Kitabını Yaz - Halil Gökhan

Bütün bilimler ve disiplinler bir işi ya da mesleği en iyi şekilde yapmak için 10.000 saat (yaklaşık 4 yıl ki üniversite öğreniminin değişmez süresi buradan ileri gelir olasılıkla) gerektiğinden söz ederlerken 100 saatte ne yapılabilir? Eğer bu 100 saati bağlı olduğu 100 ayrı konu ve bağlamıyla yeniden anlatırsanız neden olmasın? 100 x 100 = 10.000 saat.

Rakamlara asla inanmayın. Rakam ile sayı arasındaki farklar, zaman ile süre arasındaki bilinç oyunlarına benzer. Demek istiyorum ki bu elinizde tuttuğunuz çok özel bir "ders" kitabı. Çünkü kitapla verildi.

Ve bu satırların yazarı, bu sanatın öğretilerek öğrenilmeyeceğine inanıyor. Yüzleri olan hiçbir canlı varlık birbirine bir şey öğretemez.

Doğadan ve yaşamdan öğrenir, hafıza ve zekâmızla da olanları anlarız. Okumak işte işin bu gerçek ve doğal kısmıdır. Yazı suyunun kaynağı okumaktır. Nehir yatağı boyunca her yolcu kendi adını, sanatını akışına, yatağına göre alır. Ve en tehlikeli olan da az önce sarf ettiğimiz birkaç cümle gibi olan sözlerdir bu yolculukta.

Yazinin Hyper Derecesi - Halil Gökhan

Bilgilerimiz, onları sakladığımız depolar ve iletişimin ısısı şeffaflaştı. Kötülük ise felsefi olarak devinim yetisini yitirdi. Ama pratik olarak yakmaya, çürütmeye ve yıkmaya devam ediyor. Geçtiği her yerde bir kara yazı parçası bırakarak. Kötülük, 20. yüzyıla dair eski dünyanın haritasındaki yükseklik çizgilerini yeniden belirleyerek gerçekleştiriyor bu geçişini...

20. yüzyıl sonrası dünyasında -ki henüz 21. yüzyıl retoriğine girmiş kabul etmiyoruz kendimizi; özellikle de 11 Eylül 2001'den bu yana- iki soyut salınım hareketi geçerli: Dünya bir bölümüyle yükselirken diğer bölümleriyle de alçalıyor.

Kötülük bir 20. yüzyıl yaratığıydı. 1914'de doğdu, 1989'da öldü ve kimilerine göre 11 Eylül 2001'de, yani 21. yüzyılın başlangıç havuzuna hortladı. O artık bir hayalet mi? Hayaletse onu kimler çağırdı?

Bize kalırsa o bir hayalet değil. Aksine Kara Yazı'nın "prime time" bir görüntüsü.

Roman Yazan Ajanda 2013 - Kolektif

Bu Sadece bir ajanda değildir!

Yazarlık sanatının ve bütün yazarların kültür markası Yazıyor Yayınları 2013'te roman yazmak isteyenlere ve bunu sürekli erteleyenlere çok cazip bir fırsat sunuyor: Roman Yazan Ajanda

2013'ün her haftasını dilediğinizce eserinizi ilk adımlarıyla geçirebilir, roman çalışmanızı elektronik cihazlara bağlı kalmadan kaleminizle birlikte her yere götürebilirsiniz.

Ve artık geriye sadece yazman kalıyor.
Nasıl mı?
Bunun için gerekli her şeyi ajanda size söylüyor...
Haydi davranın kalemlere...
Ajanda bittiğinde roman tamamlandığında ya da tamamlanmadan Yazıyor ile temasa geçmeyi unutmayın... Belki ilginç bir yayın macerası sizi bekliyordur. Kimbilir...

Yayınevi Dizisi:Yazıyor Kitapları Dizisi
Kategori:Edebiyat - Deneme, Yazı Sanatı, Referans
Cilt Durumu:Ciltsiz
Sayfa Sayısı:636 s., 88 s., 200 s., 144 s., 240 s.
Baskı Sayısı:1. Basım
Boyutlar:15 x 22,5 cm, 12 x 20 cm, 13 x 20 cm, 11x 19 cm, 15 x 20 cm
Yayınevi:Kafe Kültür Yayınları
Basım Yeri, Yılı:İstanbul / 2012, 2013
Katkıda Bulunanlar 

3 Şubat 2013 Pazar

Kadın Yazarlardan Kadın Öyküleri

Türkiye'de yaşayan kadınların, kadının en gerçek hikayesi bu kitapta. Bu kitabı 42 yazar yazmadı, yaşadı...

Yaşadılar.


44 yazar arasında JALE SANCAK, MÜGE İPLİKÇİ, JAKLİN ÇELİK, SİBEL ATASOY, RAŞEL RAKELLA ASAL, SEMRA TOPAL gibi bilinen yazarların yanı sıra ilk öykülerini bu kitap için yazmış ya da yayımlanmamış öykülerinden seçmiş birçok yazar var:Bunların arasında Cihangir'deki butiği ve özgün, yaratıcı kreasyonlarıyla tanınan modacı BERRİN AKYÜZ; DT sanatçısı, yönetmen, oyuncu ve çevirmen ESEN ÖZMAN, ATV-SABAH Grubu iletişim direktörü FECİR ALPTEKİN;ünlü müzisyen Vedat Sakman'ın kızı TOMRİS SAKMAN; Nahide romanıyla gündeme gelen ŞEBNEM ATILGAN; şifacı ve eğitim koçu BAHAR VAROL; kalp cerrahı MERAL SAKLIYAN; genetikbilimci ve Dramelo kitabının yazarı MELİS OLÇUM; çevirmen NURCAN ONARAN; melek terapisti ve uzmanı SELMA MAY; 10 Bedri kitabının Şarap Sözlüğü'nün yaratıcısı SUNA BAYKAM; hekim ve oyuncu ŞİRİN PARKAN; tiyatro ve TV dünyasının başarılı isimlerinden ve Göz Müptelası adlı öykü kitabıyla gündeme gelen GÖKÇE TUNCER; tiyatro eleştirmeni ve dramaturg ÖZGE ÖZTÜRK; çok yakında çıkacak "bir google romanı" Gogo'nun yazarı EMİNE EBRU; Türk dili ve edebiyatı eğitimcisi ÇİĞDEM KESKİNBIÇAK; ilk e-ansiklopedi Suç Ansiklopedisi'nin yazarı ODTÜ'lü sosyolog ve yazar AYCAN TÜRK; Roma Sultanları serisinin yazarı ve senarist, tarihçi AYDAN GÜNDÜZ; akademisyen DERYA DUMAN; "Roman Yazan Ajanda"nın ilk romancısı ÖZLEM TÜM; BASF şirketi yönetici asistanı ÖZLEM ULUSOY;çevirmen ve editör ELİF YALÇIN; eğitmen EDA GEVEN; Gusto dergisi yazarı ve turizmci ESİN SUNGUR; Hacettepe Üniversitesi Fransız filolojisi öğrencisi NEZAKET ALTINTAŞ; İzmirli kişisel gelişimci BESTE YURTKAL...
 
ALANA BERİL - ANUŞKA ŞAHİNER - AYCAN TÜRK - AYDAN GÜNDÜZ - BAHAR VAROL - BERRİN AKYÜZ - BESTE YURTKAL - CANDAN SELMAN - ÇİĞDEM KESKİNBIÇAK - DERYA DUMAN - EDA GEVEN - ELİF YALÇIN - EMİNE EBRU - ESEN ÖZMAN - ESİN SUNGUR - FECİR ALPTEKİN - FÜSUN AYMERGEN - GÖKÇE TUNCER - GÖZDE ARTIKASLAN - GÜLNAZ KIZILDAĞ - JAKLİN ÇELİK - JALE SANCAK - MELİS OLÇUM - MERAL SAKLIYAN - MÜGE İPLİKÇİ - NEZAKET ALTINTAŞ - NURAN BUDAK AKREİ - NURCAN ONARAN - ÖZGE ÖZTÜRK - ÖZLEM TÜM - ÖZLEM ULUSOY - PINAR BAŞALAN - PINAR TÜMANBAY - RAŞEL RAKELLA ASAL - SELMA MAY - SİBEL ATASOY - SİBEL DOĞAN - SUNA BAYKAM - ŞEBNEM ATILGAN - ŞİRİN PARKAN - TOMRİS SAKMAN - ZEYNEP ESRA
 
Hazırlayanlar: HALİL GÖKHAN - ŞEBNEM ATILGAN


Linkler

Related Posts with Thumbnails