9 Haziran 2008 Pazartesi

Aysel Gürmen / SELEN Söyleşisi

Çizgi romanımız gençlere ve yetişkinlere hitap eden yayınların artmasıyla bu günlerde yeni bir “altın dönem” yaşanabileceği umudunu korurken elbette yayını duran serilerle hüsrana uğrarken satış rakamlarını düşüklükleriyle de haklı endişeler yaşıyor.
Ancak UÇANBALIK Yayınları özellikle çocukları hedef alan yerli çizgi roman eserleriyle geleceğin okurlarını hazırlama sevdasıyla baskı çeşitlerini çoğaltıyor. SELEN 1 ve 2’nin ardından basılan KIRMIZI ŞEMSİYE ilk eserler olma özelliğini taşıyorlar.

Kırmızı ŞEMSİYE

Aşağıda yayınevi ortaklarından ve Türk çocuk edebiyatının önemli isimlerinden AYSEL GÜRMEN’le yapılan söyleşimiz yer alıyor. İçi dışı biriyle ne kadar doğal sohbet edilir? İşte bu kadar!
Uçanbalık, Çizgi roman, yayınevinin bakışı, sorunlar ve gözlemler…




Aysel hanım merhaba, aslında ben sizi kısa da olsa tanıtacağım ama bir yazar, bir yayınevi sahibi olarak siz okuyucularımıza kendinizi tanıtmak isteseniz neler anlatırdınız?

Ben öncelikle bir eğitimci ve yazarım. En büyük derdim çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak. Bütün çalışmalarım bu amaca yöneliktir. Bunun nedenini açıklamak istiyorum.
Küçücük bir köyde doğdum ben. Henüz okula yeni başlamışken Kıbrıs’ta acımasız bir savaş başlamıştı. Sonuçta başka bir köye göç ettik. Göç ettiğimiz Akıncılar köyünde “köylüler” ve “göçmenler” olarak yıllarca yoksunluğun doruk noktalarını yaşadık. Okul bahçesinin civarındaki ahır ve samanlıkları temizleyip göçmen çocuklar için sınıf yapmışlardı. Benim okuduğum penceresiz sınıfta yalaklar vardı; yerler toprak, duvarlar kerpiçti. Sıra ve sandalyelerimizi öğretmenimiz ordan buradan bulduğu tahtaları birbirine çakarak yapmıştı. Ellerimize kıymıklar battıkça zımpara kâğıdımızı alır teneffüslerde masalarımızı zımparalardık. İşte bu ahır sınıfımızda bir de kitaplığımız vardı. Öğretmenimiz iki küçük sandığı üst üste çakmış kitaplık oluşturmuştu. Her gün ilk dersimiz kitap okuma saatiydi. Müfredatta öyle bir şey yoktu kuşkusuz; bu bizim öğretmenimizin buluşuydu. Dersleri yetiştiremeyeceğini söyleyen diğer öğretmenlere öğretmenimiz, kendinden emin bir ses tonuyla başını yukarı aşağı sallayarak “Yetişir, yetişir,” derdi.
Okuduğu kitabı bitiren arkadaşımız sınıfın karşısına geçer, dili döndüğünce anlatırdı. Beş kitap anlatana öğretmenimiz çok büyük bir ödül verirdi. Kırmızı veya yeşil renkli bir kurşun kalem… Gülmeyin. Öyle değerliydi ki kurşunkalemler… Kalemini kaybeden, ya da sık sık yere düşürüp ucunu kıran ve öğretmende duran kalemtıraşla ucunu açıp kaleminin hemencecik bitmesine neden olan çocuklar kalemsiz kalırdı… Taa ki Birleşmiş Milletler Lefkoşa’dan kırtasiye yardımı getirinceye kadar. Sıra arkadaşlarımızla (3 veya 4 kişi) aynı kalemi paylaştığımız çok olmuştu.
Okuldan eve, evden okula gitmekte bile zorlandığımız o yıllarda (Rumlar, kontrolleri altındaki yüksek bir tepeden zaman zaman köyü kurşun yağmuruna tutarlardı) küçücük derme çatma sınıf kitaplığındaki kitaplar, dünyaya açılan pencerelerimizdi. Kuşkusuz ki, tıkış tıkış olan evlerimiz ve sınıflarımızda bize türlü serüvenler yaşatan çizgi romanların yeri ayrıydı. Tom Miks, Teksas, Teks, Zagor, benim en sevdiklerimdi. Elden ele dolaştırır, yüzlerce kez okur ve altın gibi saklardık çizgi romanlarımızı. Elden ele dolaşan bu çizgi romanlar kimindi, belli değildi. En azından ben bilmiyordum. Tek bildiğim şey, arada bir “Şu mahallede falanca çizgi romanın filanca sayısı varmış,” haberiyle sınıf çalkalanınca o sayının peşine düşer ne yapar eder bulup okurduk. Sonuçta o çizgi roman da dolanıma katılırdı.
Bir arkadaşımız bizim okumadığımız bir kitap ya da çizgi roman okusaydı kıskançlıktan çatlardık. Hemen açığımızı kapatmaya bakardık.
İşte! Bizim sınıf böyle bir sınıftı. 6 yıl boyunca (Kıbrıs’ta o yıllarda ilkokul 6 yıldı) biz her sabah ilk derste kitap (Çizgi roman dahil) okuduk ve anlattık. Okuma eylemimiz evde de devam etti.
Böylece okuma kültürü olan bir sınıf olduk. Ortaokulda “üstün zekâlı sınıf” ünvanını aldık. Bu ünvanı alınca biz de çok şaşırdık tabii. Bu “üstün zekâmızı” kuşkusuz ilkokul öğretmenimize borçluyduk ama bundan habersizdik.
Diğer çocuklardan en büyük farkımız, hepimizin deniz aşırı ülkelere gidip başarılı olma hayalimizin olmasıydı. Bu hayali hepimiz gerçekleştirdik. Öğretmenimiz, her şeyi öğrenmenin ön koşulu olan anlama ve kavrama yeteneğimizin gelişmesini ve hayal etmemizi sağlamıştı. Köyün diğer çocukları –ki bunlar ailemiz ve akrabalarımızdı- çiftçi ve çoban olurken bizim sınıftan dünyaca ünlü bilim adamları, doktorlar, mühendisler, başarılı iş adamları çıktı.
Bizim sınıf Akıncılar İlkokulu ve Ortaokulunda bir efsane oldu.Eğitim okurken, çocukluk yıllarında edebiyat okumanın çocuğun gelişimine olan katkısını öğrendikten sonra şöyle dedim. “Ne mutlu bana ki Yusuf Bey’in öğrencisi oldum. Ne mutlu bana çocukluğumda çizgi roman okudum.”İşte bu nedenle ben hayatımı, çocukların okuma kültürüne katkı vermeye adadım. Yazarak yayımlayarak, tatlı tatlı söyleşerek, anne babalara yol göstererek…

Uçanbalık yayınevini bize biraz anlatır mısınız? Diğer yayınevlerinden farklı veya benzer hedef ve amaçları nelerdir?


Uçanbalık Yayınlarının en belirgin farkı yalnızca Türk Çocuk Edebiyatı yayımlamasıdır. Yalnızca “Türk”, “Çocuk” ve yalnızca “Edebiyat” yayımlamanın ticari olarak çok da akıllıca olduğunu söyleyemem. Hele söz konusu ülkemiz olunca sürekli olarak iflasın eşiğinde olmak gibi bir şey.


SELEN öykülerinden bahsedecek olursak çizgi romanına geçmeden önce serinin kitap versiyonu hakkında konuşmak istiyorum. Bize SELEN’i anlatır mısınız?

1975 yılıydı (1974 savaşı sonrası). Elimde bir sürü evrakla ve büyük bir şehir görmenin şaşkınlığı içinde, Ankara’da diplomamı tasdikletirken Boğaziçi Üniversitesinde yapılan İngilizce Muafiyet sınavını kaçırmışım. Dolayısıyla zorunlu olarak hazırlık sınıfı okudum. Muafiyet sınavından sonra seviye sınavı yapıldı. Benim gibi İngilizcesi iyi olup da sınavı kaçıranlar, ya da bir yıl yan gelip yatmak isteyenler, soruları eksiksiz yanıtladı. 12 kişilik bir Advanced+ sınıfı yaptılar. Enis Berberoğlu da bu sınıftaydı. Hafif ve güzel bir yıl geçirdik. James Joyce, Kafka vb. okur, incik cincik incelerdik. Okuduğumuz kitapların arasında Sallinger’in “The Catcher in The Rye” kitabı da vardı. Ertesi yıl “Psikolojiye giriş” dersinin hocası, “Ergenlik dönemini iyice kavramak isterseniz, The Catcher in The Rye isimli romanı okuyun,” dedi.
Ve ben o anda hayal kurmaya başladım. Ben de bir gün bir kitap yazacaktım ve Psikoloji Hocası öğrencilerine “İşlem Öncesi Dönemi” iyi kavramak isterseniz Aysel Yusuf’un filanca kitabını okuyun,” diyecekti.
Yılar yılları kovaladı. Öyle mi olsun, böyle mi olsun derken, hedeflerim çoğaldı. Yazacağım kitabı çocuklar kadar yetişkinler de sevmeliydi. Onlar için çocuğun dünyasına açılan bir kapı niteliği taşımalıydı. Üstelik de çok eğlenceli olmalıydı. Çocuğa “Kitap okumak güzeldir” duygusunu yaşatmalıydı.
Aradan 20 yıl geçtikten sonra bir gün, “Benim Adım Selen” öyküsünü yazdım. Sonra gerisi geldi. Ne yazacağım çoktaaan hazırdı ama bir türlü kurgulamayı becerememiştim. Öyküler peş peşe geldi. Yakınlarım çok şaşırdı bu üretkenliğime. Oysa ben 20 yıl boyunca işlem öncesi dönemi çocuğunu nasıl anlatacağımı düşünmüştüm. Pek de üretici sayılmazdım.
Yazacağım şeyler bittiğinde Selen çocukların sevgilisi olmuştu. Olmayan sayıyı ısmarlıyorlardı. Böylece Selen Dizisi sürüp gitti. Hâlâ da gidiyor. “Nereye kadar?” derseniz, ben de bilmiyorum.

Bir çok çocuğun ve anne-babanın “aynı bizim ev dediği” günler oluyordu sanırım. Nedir bu SELEN’in, belki klişe olacak ama, bizden biri oluşunun sırrı?

Selen’in bizden biri oluşunun nedeni, öyküleri çocuk gelişimi kuramlarından yola çıkarak yazmamdır. Her çocuk (Dünyanın neresinde olursa olsun) benzer yaş dönemlerinin özelliklerine bağlı olarak, benzer deneyimler yaşarlar. Kendisiyle, ailesiyle, çevresiyle… Çocuğun dünyasını, kavramlarla olan ilişkisini, buna bağlı olarak, kaygılarını, korkularını, mutluluklarını çok iyi biliyorum. Biraz da kendi kültürümüzün insanını, çevresel uyaranları ve sosyal ilişkileri katınca ortaya “Bizden Biri,” çıktı. Annelik deneyimlerimi unutmamak gerekir. Bu deneyimler Selen’i iyice bir cilaladı diyebilirim.

Çizgi romana karar verdiniz bir gün… Bu nasıl oldu? Oturduğunuz yerde “ben çizgi roman basmak istiyorum, çizgi romanım geldi” mi dediniz? Karar sürecini biraz anlatır mısınız?

Yok! Öyle olmadı. Dedim ya benim bütün derdim okuma kültürü. “Selen’in öyküleri Dizisi”ni okuyan bütün çocuklar okuma kültürüne adım attı. Ama… Bir de Selen’in Öykülerine bile uzanmayan çocuklar vardı. İşte onları da çizgi romanla yakalamak istedim.
Uzun bir süredir istediğim bir şeydi ama bildiğiniz gibi masraflı ve meşakkatli bir iş çizgi roman. Aslında çok çok param olsa… Bir çizgi roman yazar ve çizer ekibim olsa… Bebek Kahve’de (Başka kahve de olur) otursak, senaryo yazsak, çalışkan ve yetenekli çizerler heyecanla çizseler…
Neyse! Ben hayal kurmaya devam edeyim. Hayal kurmadan hiçbir şey olmaz.

Veee uygulama süreci. Neler yaptınız, neler yapmadınız?


Yapacağım iş kolaydı. Çocuklar tarafından sevilen öyküleri çizgi roman yapacaktım. Uğur Köse’yle yıllar önce tanışıyorduk. Hayatının amaçlarından birinin çizgi roman yapmak olduğunu öğrenince, çizgi romana bir adım atmak geldi içimden. Ekiple çalışmanın ülkemiz koşullarında çok zor olduğunu biliyordum. Uğur Köse’yle konuştuk, anlaştık ve çizmeye başladı. Tartıştığımız zamanlar oldu. Uğur Köse her sanatçı gibi alıngandır (Ben değilim). Zaman zaman surat astı, ama sonuçta çok güzel bir iş çıkardı. Hem de tek başına. En azından benim beklentimi karşılıyor. İki sayı çizdi. Şimdi üçüncüsünü çiziyor.

Çizerler… Çizerlerin çoğu “çizgi roman çizdirecek yayınevi yok” diye isyan etmekteler. Oysa bildiğim kadarıyla siz çizer bulmak üzere harekete geçtiğinizde onlarca “çizer” profiliyle karşılaşmış, sorunlar yaşamıştınız. Bu “çizer” sorunlarını bir yayıncı ve yazar gözüyle bizimle paylaşır mısınız?

Önce yayıncı gözüyle bakayım isterseniz. Henüz hiçbir şey çizmemiş genç çizerlerimizin çoğu nihilizmi felsefe edinmiş. Onlar göre piyasada yapılan işler çok kötü; hepsi taklit. Onlara fırsat verilmiyor. Oysa fırsat verilse ne özgün şeyler yaparlar. Dünyaca ünlü çizerler onlara yaklaşamaz bile… Geçim derdi olmasa var ya, ne şaheserler çıkaracaklar ortaya…
Eskiden bu masallara ben de inanırdım. Deneme yaptım. Ağzıyla kuş tutan, mangalda kül bırakmayan, dahası yetenekli olduğunu düşündüğüm birçok çizer adayına, “Buyur, ben sana fırsat veriyorum. Para da veriyorum; geçim derdin yok şimdi. Hadi bakalım göster marifetini!” dedim.
Ne yaptılar dersiniz? Bazıları ortadan kayboldu, bir daha görünmedi. Bazıları çizerliğin çok zor bir iş olduğuna karar verip çizer olmaktan vazgeçti. Çok az bir kısmı da kötü resimlerle (Benim çöpe attığım) dünya çapında çizer olduklarını düşündüler.
Şimdiye kadar yalnızca BİR çizer adayım çizer oldu. Yeniden yeniden çizdi, farklı teknikler denedi, her çiziğe, “Bu benim sanat şaheserimdir,” demedi ve kullanılabilir resimler çizmeyi başardı. Bu şekilde devam ederse özgün tarzını geliştirecek ve adını ilk sıralara yazdıracak. Yayıncı olarak elbette ki farklı çizgilerin olmasını istiyorum ama ne yazık ki ortaya sağlam bir metin çıktığı zaman kullanabileceğim çizerler bir elin parmak sayısı kadar bile değil.
Diyelim ki okul öncesi için resimli bir kitap yapıyorsunuz. Öyküde leylaklarla süslü bir bahçe var. Çizer bahçeyi mor salkımlarla dolduruyor. İki seçeneğiniz var. Ya metni değiştireceksiniz ya da yeniden para vereceksiniz. Zaten verdiğiniz para çizer için asla yeterli değildir. Ona ödenen paranın kitabın birim maliyetini yükselttiğini, yüksek bir maliyetin satış fiyatını etkilediğini, bunun da satış üzerinde etkili olduğunu bir türlü anlamak istemez.
Telife razı gelmez, çünkü kitap satacak mı satmayacak bilmez. Risk almamak için parasını tek seferde çok miktarda almak ister. Tam da burada çizerlere yazar gözüyle bakmak istiyorum.
Yalnızca yazarak geçimini sağlayan bir çocuk edebiyatı yazarına henüz rastlamadım. Ben dahil, birçok yazar, yazmak için uyku saatlerini kullanmak zorundadır. Ama kitap resimleyerek aile geçindiren çizerler çok. En azından benim çizerlerim öyle… Yorumu size bırakıyorum.


Uğur Köse… Bu noktada çizerimizi hangi kriterlere göre seçtiğinizi, çalışma sürecinde neler yaşadığınızı anlatmak ister misiniz?

Daha önce de söylediğim gibi Uğur Köse’yi uzun zamandır tanıyorum. Uçanbalık Yayınlarının yeni kurulduğu yıllarda İ.T.Ü.’de Uçak mühendisliği okuyan bir öğrenciydi. Bana gelip kitap resimlemek istediğini söyledi. Doğal olarak, nerede okuduğunu sordum ve çocukluğundan beri çizdiğini, mezun olduktan sonra da çizer olarak yaşamını sürdürmek istediğini öğrendim. Getirdiği resim örneklerine bakarak resimlemesi için bir kitap verdim. Bütün yaşdaşları gibi biraz ukalâ, biraz kendini beğenmiş bir tavır içindeydi ama önemli değildi. Önemli olan ne yapmak istediğini keşfetmiş olmasıydı. Çizmek ona mutluluk veriyordu. Dahası o bunun farkındaydı.
Uzun bir süre ortadan kaybolduktan sonra yeniden karşıma çıktı. Elinde görüşmediğimiz yıllarda yaptığı işler, kendi yazıp resimlediği kitaplar ve birkaç sayfa çizgi roman vardı. Resimlerini bilgisayarda renklendirdiği için resimli kitaplar alanında çalışmamız biraz zordu. Uzun süren sohbetimizde en büyük hayalinin hâlâ çizgi roman yapmak olduğunu öğrenince hemen önüne Selen kitaplarını koydum. Öyküleri çizgi roman yapacaktık. Örnekler yapıp getirdi. Beğendim, ya da beğenmedim. Birkaç kez kavga boyutuna gelen tartışmalarımız oldu. Sonunda uzlaştık.
Zaman geçtikçe, ben onun nasıl düşündüğünü, o da benim nasıl düşündüğümü anladı. En büyük sorunu tiplemelerde yaşadık. Tiplerimiz hazırdı (Sibel Demirtaş çizmişti) ve çocuklar bu tiplere alışıktı.
Uğur ilk sayıda Sibel’in tiplerini çizmesine karşın ikinci sayıda tiplerin çizgilerini sertleştirip bilerek veya bilmeyerek, kendi tiplerini çizmeye başladı. Örneğin, vamp bir anne çıktı karşımıza. Ben tiplerin değişime uğramasına karşı çıktım. Uğur bundan hoşlanmamıştı ama uyum gösterdi. Yaşadığımız sorunlu zamanlar, sorunsuz zamanlarımızın yanında devede kulak olduğunu belirtmem gerekir. Uğur’un tek başına, bir ekipten daha iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Şu anda başka bir çizgi roman yapacak olsam yine Uğur’la çalışırım. Onunla çalışmak kolay. Şikâyet etmiyor, söylenmiyor, yüksünmüyor, sefillik edebiyatı yapmıyor… Çizeceğim derse çiziyor, Çizmeyeceğim derse çizmiyor. Çizerim deyip ortadan kaybolmuyor.

SELEN çizgi roman serisinin uygulama sonucundan memnun oldunuz mu yoksa bazı arayışlarınız var mı?


Aslına bakarsanız Selen benim için bir çizgi roman denemesi. Metni hazır, kahramanları hazır, her şey hazır. Senaryosunu yazıp çizmek kalıyor geriye. Selen’le hedeflediğim şeye ulaştım. Ama benim asıl yapmak istediğim şey, yepyeni kahramanlarla daha artistik çizgilerle, “Sanat eseri” olacak uzun soluklu bir çizgi roman yapmak. Bir gün…

Aslında bize daha önce gönderdiğiniz mesajda bazı ip uçlarını verdiniz ama bir de burada sormuş olayım: Çizgi romanınızla istediğinize kavuştunuz mu, daha nereye kadar, niye?

Selen çizgi romanının hedefi, çocukların okuma kültürüne katkıda bulunmak ve çizgi romanı, sevilen tanıdık öyküler aracılığıyla, anne-babalara ve öğretmenlere sevdirmekti. Çizgi romanın öcü olmadığını, zararlı olmadığını, dolaylı yoldan da olsa anlatmaktı. Ama sanıyorum en temel hedefi, “Biz de çizgi roman yapabiliriz!” diyebilmekti. “Biz de çizgi roman yapabiliriz!” dedik demesine de… gerisini getiremedik ne yazık ki. Çocuklar çizgi roman okusun diyenlerin sayısı kolay kolay artmıyor. Mucize beklemiyordum ama satışının bu kadar düşük olacağını tahmin etmemiştim.
Yayıncılıkta dillerde dolaşan bir söylem var. Derler ki yeni çıkan kitap eski kitapların satışını artırır. Bu söylemde gerçek payı olup olmadığından henüz emin değilim. Yine de bir yayıncı olarak çizgi romanın yeni sayılarının eski sayıların satışını artıracağını düşünmek bana umut veriyor. Dolayısıyla Uğur, güzel güzel çizmeye devam ettiği sürece yeni sayılar da çıkacak demektir.
Nereye kadar? Gittiği yere kadar. Şundan emin olabilirsiniz, az satıyor veya satmıyor olması devam etmemesi için bir neden olmayacak.


Son olarak söylemek istedikleriniz varsa sözü size bırakıyorum!

Henüz en güzel kitabımı yazmadım. En güzel kitabımı yayımlamadım. En güzel çizgi romanımı yapmadım. Ülkenin çocukları kitap okumuyor henüz. Çok çalışmam gerekiyor çoook…
http://www.ugurkose.com/
http://www.ucanbalik.com.tr/

ÜMİT KİREÇÇİ (13 Temmuz 2007 ilk paylaşım tarihi)

1 yorum:

croplatform dedi ki...

1 - Çok keyifli bir söyleşiydi. Zevkle okudum. Aysel Gürmen’i de Ümit Kireççi’yi de kutluyorum.
Sevgiler.
Ayşe Çekiç Yamaç (13.07.2007)

2 - Ümit Kireççi’ye teşekkürler.
Sayın Aysel Gürmen’in en güzel eserini yayımlamasını bekliyorum.
Toplum için iyi şeyler yapanlar, umut yayanlardır.
Kendi adıma minnettarım bana verdikleri umuttan dolayı.
Umudumuz eksilmesin.
şirinlikler… ŞİRİN(14.07.2007)

3 - Sevgili Aysel Gurmen,Selen oykulerini bir egitimci olarak annebabalara, universite de ders verirken ogrencilerime “islemoncesi donemi” en iyi anlatan oykuler olarak onerdim, oneriyorum.
Sevgili Ümit Kireçci iyi ki bu soylesiyi yaptiniz,hem ne cok bilgilendim hem ne cok umutlandim.
Sevgi Koşaner (14.07.2007)

4- Selen’i okurken küçüklüğümü anımsadım.önce güldüm sonra gözlerimin dolduğunu fark ettim…meğer çocukluğumuzda geçirdiğimiz her an ne kadar değerliymiş.aysel hanımı bundan sonra merakla takip edeceğim..çünkü o içinden geldiği gibi yazıyor..çocuk ruhunu sevdim.. bu arada meslekdaşımı uğur köse’yide tebrik ediyorum.eğitimli olmamasına rağmen..güzel bi iş çıkarmış.bravo_tebrikler
Hande Dilek Akçam (24.07.2007)

5 - Sınıfta yapacağım sunuda Benim adım selen isimli kitabu sunacağım.kitabı çok beğendim ve okurken çok keyif aldım.çocukların da seveceğinden eminim.Tüm arkadaşlarıma tavsiye edeceğim.
Gizem (11.04.2008)

Linkler

Related Posts with Thumbnails