29 Ekim 2007 Pazartesi

Metin DEMİRHAN'a Yardım


Gırgır, Çarşaf, Pişmiş Kelle Dergisi'nin ünlü çizeri Metin Demirhan, beyin kanaması geçirdi. Bayramın 2. günü şiddetli baş ağırısı şikayeti ile Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırılan Metin Demirhan'ın beyin kanaması ve ardından felç geçirdiği, yaşamasının da mucizelere bağlı olduğu öğrenildi.

"Bilimkurgu, çizgiroman, korku, fantastikle ilgili herkesin ona gönül borcu var. Piyasada bulunmayan kaç filmi, kaç çizgiromanı, kaç eski film posterini seveniyle buluşturmştur bu adam. Sevin sevmeyin, hayatını altkültürlere adamış, bu adanmışlığından hiç ödün vermemiş, nesli tükenmek üzere olan bir zattır kendisi. İki film birdenli günlerde seyrettiğimiz o kötü filmler için, sobalara kurban edilen Zagor'ların, Swingler'in hakkı için ona yardım etmek boynumuzun borcudur." Ege Görgün

Halen Nöroloji Servisi'nin Yoğun Bakım Ünitesi'nde yaşam savaşı veren ünlü çizer, Giovanni Scognamillo ile ortak olarak "Fantastik Türk Sineması" ve "Erotik Türk Sineması" eserlerine de imza atmıştı. Ünlü çizerin kardeşi Ali Demirhan, Metin Demirhan'ın hiçbir sosyal güvencesi olmadığını, yeşil kart için başvuru yaptıklarını ama bu kartı alabilmek için Evraklarını İstanbul Eyüp ilçe Emniyet Müdürlüğü yeşil kart birimine teslim ettiklerini.Oradaki yetkili yeşil kartın en az üç hafta içinde çıkabileceğini ve bunun daha da uzun sürebileceğini söyledi. Yazışmaların yapılacağını emniyetten sonra Eyüp kaymakamlığın onayına gideceğini sonra İstanbul Eyüp ilçe sağlık ocağında heyet raporunun düzenleneceğini ve Ankara'dan onay geldikten sonra kartın teslim olunacağını açıkladı. bunu yüzünden sürenin böyle olacağını söyledi.

Ayrıca alınan bilgilere göre hastane masrafları 3 gün için 850-900 ytl.ni bulmuştur. Alilesinin her türlü fedakarlığı yapmasına rağmen yoğun bakımda kalma süresinin uzaması durumunda maddi olarak sıkıntıya düşeceklerinden Metin Demirhan'ın arkadaşları ve sevenleri olarak içimizden ailesine yeşil kart'ın daha çabuk çıkması konusunda yardım edebilecek arkadaşların olduğuna ve maddi olarak destek olacağımıza inanıyoruz.

Maddi olarak yardımda bulunmak isteyen dostların yapacak olan yardımların yatırılacağı banka hesap nosu aşağıdadır.
Banka adi : Garanti Bankası

Şubesi : Levent şub.

Şube kodu : 401

Hesap no :6689740

Hesap Adi : Şeniz Demirhan

kaynak: www.hayalsaati.com

Erdem TEPEGÖZ Söyleşisi

“Türkiye’nin ilk Çizgi Roman Kütüphanesini”açmak istiyoruz dediğimizde bize, ÇROP’a birçok kişi gülmüştü. Sene 2006 sonuydu. Yılmadık ve bize destek vermek isteyecekleri aradık. Bu arayışımızda çizgi romanla ilgili çalışma yapan ve bunu gönüllüce yapmış olan bir ekibe ulaştık. Onlarla iletişim kurmamızı sağlayan Yunus Çengel ve Orhan Berent’e buradan teşekkür etmeyi bir borç biliyoruz.

“KAĞITTAN SİNEMA” belgeselini bize karşılıksız olarak sunan ve katılımcılara izlettirdiğimizde çizgi roman okuma isteklerinin artmasını sağlamada katkıda bulunan ekibe minnet duyuyor, çizgi roman okurları adına başarılarının artmasını diliyoruz.

İşte o ekipten Erdem TEPEGÖZ’le söyleştik.

Ü - Erdem bey merhaba, sizi çizgi roman belgeseli “KAĞITTAN SİNEMA”nın yönetmeni olarak tanıdık kendinizden biraz bahseder misiniz bize?

E - 4.5 yıl radyoculuğun ardından şuan bağımsız sinema üzerine çalışıyorum bunun yanı sıra ticari olarak da tanıtım ve reklam filmleri çekiyorum. Kağıttan Sinema Ekip olarak çektiğimiz ikinci belgeselimiz.

Ü - Çizgi romanla tanışmanızı ve özellikle önemsediğiniz bir kahramanı anlatmanızı istesem…!

E - Çizgi romanla tanışmam herkes gibi çocukluk dönemime rastlar. Fakat öyle koleksiyonlar yapan, ders kitaplarının arasında çizgi roman okuyan biri hiç olamadım. Ama burda Hemen belirtmeliyim ki ben bir RED KIT’çiyim herkesin bir kahramanı varsa benim çizgi alemindeki karşılığım Red kit olarak bedenlenmiştir. Boş vermişliğin doğurduğu soğukkanlılık ve iyiliğin verdiği sakarlık belki de Red Kit’e hayran olduğum. Bide çok ilginçtir ki Çizgi roman belgeselimiz öncesi Red Kit harici hiçbir çizgi romanı elimi dahi almamışımdır; ne biliyim hiç tanımaz bilmezdim Zagor kimdir, Çiko nedir diye. Şimdi düşündüğümde Rintintini, Red Kit’i kötülüklerden ve zorluklardan koruyan bir koruyucu melek olarak yorumluyorum. Düldül’ü de bir yol arkadaşı, Red Kit’i sırtında taşıyan bir yol arkadaşı. Ve bu bana sanki güç veriyor. Kendimi Red Kit‘le özdeşleştirdiğim için, yalnız olmadığımı hem hissediyorum hem de biliyorum. Daltonlardan da nedense çok fazla mesaj çıkartıyorum, göstergeleri farklı yorumluyorum ben. Avarel gibi Kötülüğün ve zorluğun en iri, korkulması gerekenin; önüne yemek koymak gibi basit bir çözümle ne kadar kolay safdışı edilebildiğini veya tam aksi en az ciddiye alınabilecek olan küçümsenen güçsüz JOE’nun aslında ne kadar sinsi ve arkadan vurabileceğini, görüntülerle bize anlatabiliyor Daltonlar.

Ü - Neden çizgi roman çalışması, proje nasıl ortaya çıktı, ne tür hazırlık aşamaları geçirdi, ne kadar sürdü…? Ayrıntıları alabilir miyim?

E - Bizim bir önceki belgeselimiz fotoromanlar üzerineydi ve Sevgili Erol Büyükburç ile yaptığımız röportajda kendisi 70’leri anlatırken “kadınlar fotoroman erkekler çizgi roman okurdu o zamanlar” demesi bizleri biranda çizgi roman belgeselini oluşturmaya itti. 3,5 ay belgeselin hazırlık aşaması sürdü. Sahaf sahaf dolaşıp yüzlerce çizgi roman toplayıp inceledik. Amacımız çizgi romanı nostaljik öğelerle bir zaman yolculuğu yaparak anlatmaktan daha fazlaydı. İncelemek istiyorduk biz. Nedir bu serüven tutkusu, kahraman olma sevdası; bunun altında başka bir şey yatmalı diyerek düştük yola. Ve İstanbul ile İzmir de yaklaşık 2 aya yakın bir sürede çekildi belgesel. Ayrıca Hiç destek almadık çekimler için tüm ekipmanları biz topladık. Yol paramızdan kurgu masrafına kadar ekip kendi cebinden ödedi her şeyi.Ama şanslıydık nereye gitsek büyük yardımla karşılaştığımızı söyleyebilirim.Kapısını çaldığımız her çizgi sevdalısı tüm arşivlerini açtı bizlere ki bu insanların çizgi romanlarını ellettirmediğini dahi biliyoruz. Sevgili Suat Yalaz bizi evinde konuk etti, özel arşivlerini kendi çizimlerini paylaştı bizlerle, Levent Cantek İzmir’de Hasta ziyaretine geldiğinde hastaneden resmen kaçırıp ufak bir odada sorularla saldırdık üstüne. Yunus Çengel o dönemde rahatsız olmasına rağmen yardımlarını esirgemedi. Yani bu belgesel Röportaj verenlerin ve arka planda destekleyenlerin katkısı olmasaydı asla ortaya çıkamazdı .

Ü - Neden belgesel, belgeselin önemi, yararı üzerine düşünceleriniz

Bir görüntü binlerce sözcüğe bedeldir. Yüzlerce sayfa yazıyla çizgi roman tutkusunu anlatmaya çalışsanız bile hangisi belgeselde izlediğiniz Orhan Berent’ın kendi kahramanın allatırkenki heyecanını, gözündeki maceracı ruhu verebilir hissettirebilir size. Fonda müzikle birlikte konuşmasının hemen ardından kendini hayal ettiği kahramanları gösterirken, onun hissettiklerine başka nasıl bu kadar yakınlaşabilirsiniz. İşte Bu Sinemanın gücüdür. Okurken dahi hayal ettiklerimizi yakalayabilen, düşlerimizi görmemizi sağlayan tek aygıt olan kamera ve beyaz perdenin (TV’de siya h ekranın) sihridir bu. Ve buradan hareketle her çizgi roman sevdalısı kendi belgeselini çekmeli, kendi hayal ettiklerini paylaşmalıdır bizlerle bence. Herkesin evrene baktığı ayrı ayrı pencerelerden çizgi romanın arkasında yatan merakın ne olduğunu anca öyle bulabiliriz diye zannediyorum.

Ü - Ekip arkadaşlarınız kimlerdi, acaba onları da tanısak, mesela kimler hangi hangi görevleri üstlendiler

E - Bizler Sineroman film atölyesi olarak Meral Özçınar hocamızla birlikte 5 kişilik kemik bir ekiptik. Görüntü yönetmenliğini Ömür Durna, Yönetmen yardımcılığını Kerim Öztürk yaptı, ayrıca bu belgeselde en büyük görevi üstlenen çizer ekibinin başı ve tasarımı yapan Güneş Güneş de sanat yönetmenliğimizi üstlendi..

Ü – Belgeselden maddi bir beklentiniz olmuş muydu? Alabildiniz mi?

Ülkemizde belgesel sinema’dan ticari bir karşılık beklemek hepimizde biliyoruz ki biraz zor. Bizler görevimizi; sadece ülkemizdeki tema çokluğunu, yüzlerce renk ipliklerin içinde ilgi alanımıza giren renkte ipleri, o karışıklıktan ayırmak olarak belirtebiliriz. İpin ucunu çıkarıp, bayrak yarışı gibi sıradakilerin ipi sarmasını kolaylaştırmak bizim hedefimizdi diyebilirim bu belgeselde. Zaman geçiyor ve tarih akıyor bazı duyguları görselliğe aktararak arşivlere geçmesi ve geleceğe kalması tek kaygımız. Bizler amatör ve kısıtlı imkanlarla başlangıcı yaptık. Bu konu üzerine çok daha iyi ve kapsamlı çalışmalar yapılacaktır buna gönülden inanıyorum.

Ü – Çizgi romanı filme dökmek… Hani belgesel de olsa onu canlandırmak nasıl bir duygu?

E - Belgeselimizin adı “Kağıttan Sinema” biliyorsunuz ve bence Çizgi roman sinemaya fotoğraftan ve edebiyattan daha yakın çünkü fotoğraftan farkı devinim var. Edebiyattan farkı Görüntü var. Ve Hatta müzik var. Ben Red Kit okurken barda çalan piyanoyu gözlerimle duyabiliyordum. İki fotoğraf karesi artık anı yansıtmaktan sıyrılmış, bir öykü anlatmak üzerine yola koyulmuştur ki Bir çizgi roman öyküsünde onlarca sahne olduğunu biliyoruz. Filmler gibi 2 saatte bitmiyor çizgi romanlar. Her hafta her ay başka bir macera ile sanki biz okula giderken o kahramanlar başka bir yerlerde işinin başındaydı. Ben teneffüsteyken Rintintin şu an kesin uyuyordur diye düşünürdüm. Bana şimdiyse emekli olmuşlar gibi geliyor. Ve o zamanlar her ay her hafta çizgi roman sayfalarını okuyarak sanki bir gazete edasıyla kahramanımızdan yeni öyküleri haberleri işitirdik. Belki de o devamlılık duygusuydu çizgi romanlara bizleri müptela yapan.

Ü – Son olarak sizden ÇROP için bir söz duymak istesek…

E - Çizgi romanlar adına yaptığınız çalışmalar için başarılarınızın devamını diliyorum…

Ü – Biz de ÇROP olarak size çalışmalarınızda aynı ölçüde başarılar diliyoruz.

ERDEM TEPEGÖZ
http://www.histogramfilm.com/

28 Ekim 2007 Pazar

Çocuklara bir Çizgi roman daha








KIRMIZI ŞEMSİYE

Aytül Akal
Mavisel Yener
Ayla Kantar
Saadet Ceylan

Uçanbalık Yayınları, 2007 http://www.ucanbalik.com.tr/

Ve bir gün bir Adam elindeki Kırmızı Şemsiye’yle sokağa çıkar. Olay bu ya, mahalleli başlar Şemsiye’yle Adam hakkında yorumlar yapmaya. Daha doğrusu dedikodu yapmaya. Türlü iddialar atılır ortaya Adamın Kırmızı Şemsiye’si ile ilgili ama hepsi yanlıştır. Her şey mahallede kalsa iyi. Adam Kırmızı Şemsiyesi’yle nereye gitse birileri ya onun hakkında ya Şemsiyesi hakkında ya da ağzından çıkan ama tamamlanmamış cümleleri dinlemeden arkasından konuşuyor bu kitapta. Tüm bunlar yaşanırken bir yerlerde Sihirbaz Kırmızı kaybettiği Kırmızı Şemsiye’sini aramaktadır. Neler olacak dersiniz? Nedir Şemsiye’nin sırrı? Adam kim, Şemsiye kimin?

Bütün bu soruların yanıtı bu cesaretle, deneyimle, başarıyla hazırlanmış kitapta!

Ama sadece yukarıda sıralanan bazı soruların yanıtları değil, öykü, şiir, resim ve çizgi roman da bu kitapta. Kırmızı Şemsiye, dört sanatçının geniş vizyonlarının ortak ürünü. İşin güzeli bu kitapta okuyucuyu farklı sanatların en başarılı örnekleri bekliyor, estetik inceliğe ulaşmada dört ayrı kapı tek bir çatı altında toplanıyor!

Bu eserle ilgili neler yazılabilir diye baktığımda karşıma bir çok başlık geldi:

- Eserin teması ve sunuluş şekli… Önyargılardan uzak durulmasının önemi, dedikodu gibi hastalıklardan kaçınmanın zorunluluğu, düşünme ve konuşmanın iletişimde kişilere kazandıracakları bu kitabın ana temasını oluşturuyor. Çok şükür böylesine ağır bir tema kolaya kaçılarak didaktik anlatımla aktarılmamış, gerçekçi ve merak unsurları taşıyan bir kurgunun içerisinde sunulmuş okuyucuya.

- Dil… Dil yalın ve anlaşılır. Hem de hemen her yaşın anlayabileceği bir dil kullanılmış. Ama bence en önemli kısım diyaloglardaki ve seslenme kelimelerinde genel anlatım dilinin “çeviri türkçesi”nden uzak oluşuydu. “Çocuk edebiyatı dili kötü çeviri türkçesidir” anlayışının yanlışlığına iyi bir örnek Kırmızı Şemsiye.

- İki yazar ve iki çizerin birlikteliği, ortak çalışmaları, belki de okuyucu çocuklar başta olmak üzere her alanda üreten insanlara model olacak gibidir. Bu özelliği kitabı okunmasa bile birlikteliğin başarısı noktasında önemli kılıyor. Okunduğundaysa farklı disiplinlerin uyumu ayakta alkışlanacak türden.

- Veee çizgi roman… Koca bir ülkede, yani bizim ülkemizde çocuklara çizgi roman yasaklanırken anne babaları tarafından Uçanbalık Yayınları SELEN çizgi roman serisinden sonra Kırmızı Şemsiye eserinde yine çizgi romanı kullanmış uzun uzun. Bir sanat dalının önemini kavramış olan yayınevinin çocukları çizgi romandan mahrum bıraktırmamaya kararlı olduğu görülüyor.

Kırmızı Şemsiye’nin çizgi roman bölümlerine dair birkaç not düşecek olursak...:





Öneri yaş: 7 ve üzeri her yaş.

Öykünün kapsamı ve hedefi: Tema ve dil göz önüne alındığında gizemli ve keyifli bir
yolculuğun okuyucuyu tamamen sarmaladığı görülüyor.

Çizimsel Özellikler: Temiz, karışık olmayan, anlaşılır çizgiler.

Mekanlar: Gerçekçi ve zihni yormayan mekanlar.

Dil: İyi kurulu, güzel, akıcı cümleler. Özellikle günlük hayata yakın ve doğal bir Türkçe.

İçerik: Konu macera içeriyor ve okuyanı zihnen rahatlatıyor (katharsis).

Bilgi – Mesaj: Yetişkin ve çocuğa inandırıcı gelen inandırıcı karakterizasyon. Mesajlar
mantıklı ve yapıcı.

Espri Anlayışı: Seviyesizleşmeyen mizah yüklü.

Ve kitabın bir anlamda ikinci bölümü olan ve yine çizgi roman olan bölümüne dair bir şey yazacak olursam…

Bölüm adı: Cumartesi Yaramazlıkları

Kırmızı Şemsiye eserinin fikrinin nasıl ortaya atıldığı, fikrin nasıl geliştiği ve çalışmalar sürerken neler yaşandığı 3 sayfalık bir çizgi roman olarak anlatılıyor bu bölümde. Bu eserde emeği geçen sanatçıların çizgi portrelerini görmek isteyenler önce kitabın arka sayfalarına baksınlar derim ben. Bu şekilde kitabı sayfa sayfa okurken sanatçıların eğlencesini ve yaratım sürecinde her sayfaya doğru enerjiyi yaşayarak nasıl aktardıklarını görme şansı olur her yaştan okuyucunun.





Ümit Kireççi




Daha önce Cumhuriyet Kitap eki " Sihirli Değnek" Sayfasında Yayınlanmıştır

Süper Bir Çizgi Film Seti







Çizgi roman meraklılarına, çizgi roman tadında…





Death of Superman adlı çizgi romanın bu sektörde ayrı bir anlamı var çünkü 4 milyonun üzerinde satan bu roman en çok satılan çizgi roman olma rekorunu hâlâ elinde bulunduruyor. 1993 yılının Ocak ayında Superman #75 yayınlandığında Superman’in ölümü birçok medya kuruluşunca haber haline getirildi. Superman #75’in kapak resminde yer alan kazık ucuna takılmış pelerin bir simge haline geldi. Hikâyede, Superman, Doomsday adlı yaratık ile dövüşüyor ve sonunda “ölümüne dövüş” sözü boş bir tabir olmaktan çıkıyordu.



Ölüm hikâyesinden sonra “Funeral for a Friend” (Bir Dostun Cenazesi) yayınlandı. Ardında da “Reign of the Supermen” (Superman’lerin Saltanatı) takip etti. Kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi Superman hikâyesi olan bu seri diğerlerine göre ucuz bir pazarlama yöntemiydi. Hangi tarafın haklı olduğunun önemi yok çünkü yayınlandığı zaman ilgi çektiği ve çizgi romanların eskisi kadar satmadığı zamanda çizgi roman almaya ittiği aşikâr. En iyi olduğu tartışılabilecek ama en sansasyonel olduğu konusunda kimsenin karşı argüman üretemeyeceği işte bu hikaye animasyon olarak uyarlandı. Animasyon ekibinin başında yine Bruce Timm var.




Filmde Clark Kent/Superman’i Adam Baldwin, Lois Lane’i Anne Hetch, Lex Luthor’u ise James Masters seslendiriyor. Direkt olarak DVD’de piyasaya sürülecek olan bu yapım aynı zamanda bir ilke de imza atacak ve PG–13 yaş sınırlamasına sahip olacak. Bunun anlamı 13 yaşından küçüklerin bir büyük refakatinde seyretmesi salık verilecek.










Şenol Sayit Yasli

27 Ekim 2007 Cumartesi

DRUUNA ve SERPİERİ Söyleşisi



1999 yılı ÇAPAK 3 sayısı için yapılan bu çevirinin paylaşımı bu güne kalacakmış. Kısmet J (Ü.K.)

.... VE SERPIERI DRUUNA’YI YARATTI




Balık etinde ve çekici kilitleyen bakışları ve vahşi hatlarıyla işte DRUUNA. İtalyan Paolo Serpieri’den bir x ve bk kahramanı.

11 dile çevrilmiş bir erotik – fantastik yapıtlarıyla ünlenen en büyük Çr festivallerinde onurlandırılmış 50 yaşındaki bu Venedik’li, kontrolden çıkmış androidlerin ve canavarların evreninde tasarımını biçimlendiriyor. Hayali bir dünya mı? Pek değil. Bu sapkın çiziktirmelerin arkasında yüzyılımızın sonlarından görüntüler şekilleniyor. Druuna’nın bakışlarından yaratıcısının o ana değin karşılaştığı kadınların tümü yansıyor. Hikayenin 5. bölümü “Mandagora’yı” beklerken (eylül civarı) Druuna X’ten seçilmiş görüntüler eşliğinde söyleşiyoruz:

Çok özel kahramanından seçkin çizerine. 29 Şubat 1944 doğumlu Sepieri doğum gününü 4 yılda bir kutluyor! Zamanla arasındaki bu tuhaf ilişki Roma’ya sürülmüş bu Venediklinin erotizme başlamak için neden 40 yıl beklediğini açıklıyor. 1985’te yaşıtları şöhretlerinin saltanatını sürerken Sepieri delikanlılık ateşini yeniden harlatıp kökten bir konu değişikliğine gider. “Morbus Gravis’ten” sonra macera ÇR devrini kapatır. Gelecek zamanların Justine’i Druuna şaşırtıcı bir BK destanında belirir.

Birkaç anlatı: Sepieri ilk önce bir erkek kahraman düşlemiş, o zaman yüzü de aynı bir kızılderili kadınına benziyormuş! Mobus Gravis’in ilk karesinden itibaren karakter damıtılmış. Druuna cinsellik kültürü yüksek günümüz dünyasından uzayın bir yerlerinde türemiş yapay bir gezegene düşmüş bir kadın 1987’de destanın ikinci cildi Druuna amatör erotik fantezi ürünlerin arasından sivrilip kutsanıyor. 8. Sanatın tanrısalları Valentina ve Barbarella arasında yerini alıyor. Sıklıkla – resimlere bakınız – arkadan çizilmiş. Neden? Çize yanıtlıyor: “Çünkü onun üstüne gelen bir dünyanın üstüne yürüyor. Ayrıyeten ben biçimli bir kalça formunun kadında şehveti en çok vurgulayan görüntü olduğunu düşünüyorum. O bir hayat, bir gülümseyiş.

Newlook: Druuna’nın nasıl doğduğunu anlatır mısınız?

Sepieri: Druuna’dan önce uzun süre macera ve western ÇR ile uğraştım. Davut ve Golyat’ın öyküsünü, hatta İsa’nın yaşamını bile çizdim. 1984’te geçmişim üzerine düşünürken ve yaptığım yolculuklardan olduğumu anladım. Kadın bir Bk kahramanı. Bir bileşim; yolculuklarım boyunca gördüğüm, tanıdığım, sevdiğim kadınların bir sentezi. Druuna böyle doğdu. Başlarda bu denli “Sıcak” bir yaratıya girişmeyi düşünüyordum; yalnızca biraz psikolojisini geliştirmeyi planlıyordum, ancak şehvet hemen onu izledi ve tabii ki en sonunda da erotizm. Bugünlerde sadece Druuna’yı yaşıyorum diyebilirim. Hayatta en çok ilgilendiğim, bana soluk aldıran şey o.

N: Druuna’da hangi kadınlardan ilham aldınız?

S: Yaklaşık yirmi yıldır seyahat ediyorum. Venedik’li olmanın verdiği bir şey bu . Öncelikli olarak yolculuk anılarım ve Kuzey Afrika’da yaşadıklarım Drunna üzerinde etkin oldu. O tipik Akdenizli teninden anlaşılabilir bu. En yoğun etkileşimleri oralarda yaşadım. Orada cinsellik yasaklı bir konu, kadına ise aşağı bir varlık gözüyle bakılıyor. Ancak o olmadığı kadar büyüleyici. Valérie Kaprisky “La Femme Publique” (orta malı*) filminde aynı derecede etkiler.

N: Bu kağıt kahraman sizin için neyi temsil ediyor?

S: Aynı anda hem vahşiliği hem saflığı hem de kadınsı bir sapkınlığı. İyiliğin peşinde olan bir kadın ansızın kendini duygularını kontrol edemeyen erkeklerle deliliğin içinde buluyor.

N: Peki ya kadın?

S: Benim için her zaman bir gizem kaynağı olmuşlardır. Bizim geçmişimize, evrensel tarihimizle ilintili bir şey bu. Kadının sayesinde hazzın kaynağını keşfettim ve arzularımın patikasında tırmanabiliyorum. Druuna benim adıma bu keşfi sürdürüyor.

  • Filmin türkçe adı bu olmayabilir, ben böyle çevirdim.

N: Çizimleriniz bir psikanaliz biçimi sayılabilir mi?

S: Bu doğru, çizimlerime bilinçaltımı yansıtıyorum çizerken henüz karşılaşmadığım bir kadın formu ediniyorum, en azından kafamdan şöyle geçiyor. Burda bir yüz orda vücut başka bir yerde sırt, daha uzaklarda bir görüntü. Kimbilir belki bir gün tam üzerine düşeceğim. Bana anlattılar ki 993 Angouléme festivalinde hikayelerimin satıldığı bir standda duran kadın tıpa tıp ona benziyormuş! Orada olduğum halde bir şey göremedim, çok yüksekteydim.

N: Neden bilimkurgu evreni?


S: Çok basit; çünkü kişiliğim sanki uzayın bir yerlerindeki yapay bir gezegende yaşıyor ve evriliyor gibi hissediyorum. Bu insanoğlunun gerilemesini temsil ediyor; toplumumuzu yöneten bir barbarlık evresi hali.

N: Yani kötümsersiniz...

S: Evet ve hayır. Yaptığım işte kadın benliği kötüyü temsil eden varlıklarla kuşatılmış durumda. Öyle ki, şiirsel olarak, bir tuz madeninin içinde kaybolan bir pırlanta gibi. Öyle görüyorum ki bir şiddet ve hoyratlık deryasına atılmış kadınlar paradoksal olarak kendiliğinden pozitif değerleri yüceltiyorlar. Güzellikleri, bu kızıl etlerle ve avını arayan dokungaçlarla dolu magmanın içinde daha bir estetik ve çekicilik kazanıyor.

N: Hiç maşizmle suçlandığını oldu mu?

S: Elbette ki oldu. Başarılarım kadar albümlerim ortalama 100.000.- kadar basılıyor. Baş ağrılarım da oluyor; zira İtalya yetişkinler için Çr olayına pek aşina değil. Bir pornocu olmakla da sürekli suçlanıyorum. Aynı şekilde feministlerin de nişan tahtasıyım Eleştirileri gülünç buluyorum zira bir çok İtalyan kitaplarımı satın alıyor. Velhasıl bu eleştirilere pek katılamıyorum. Tabii cinselliğin sevimsiz yönünü, tecavüz vs. gibi de resmetmiyor değilim, ancak elbette ki okuyucuyu kendisini Druuna’ya sahip olan canavarların yerine koymasını tasvip etmiyor ve bunu önermiyoruz. Bu mazoşist ve hastalıklı bir tutum olurdu.

N: Bugünü İtalya’sında mutlumusunuz?

S: İtalya taşrayı andıran bir ülke olarak kaldı. Benim yaşadığım yerde ikiyüzlülük çok yoğun. Son seçimlerden önce biraz ümidim vardı ama sonra ... Konuşulan ilerici yaklaşım türlü numaralarla ve siyasi manevralarla bastırılıyor. Endişem sansürün yeniden boy göstermesi: Son olarak polis heteroseksüel çiftlerin yaşadığı evlere sıkça baskınlar düzenlemeye başladı. Bunlar istisnai olabilir ancak başka olumsuz kıvılcımlarda görülüyor.ortalıkta ve ben despot ahlakçılığın İtalya'ya geri dönmesinden korkuyorum.

Evirip – çeviren : Özgür TACER

21 Ekim 2007 Pazar

Çizgi Film Festivali

Bu sene dördüncüsü düzenlenecek olan İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali, 3-8 Aralık tarihleri arasında İstanbul Modern ve Garajistanbul'da seyirciyle buluşacak. Festival'de bu sene daha fazla çalışma yer bulunacak ve uzun metraj filmlere de yer verilecektir.



Festivalin kapsamında gerçekleşecek olan 4. İstanbul Animasyon ve Görsel Efekt Kısa Film yarışması için başvurular 30 Ekim'e kadar devam etmektedir. Geçen sene Rusya'dan Anastasia Zhuravleva'nın stop motion filmi Mind The Gap! en iyi film seçilmişti. Ayrıca yarışmacılar arasında geçtiğimiz kısa metraj animasyon dalında Oscar'a aday gösterilen Maestro filmi gibi bir çok ödüllü film bulunmaktaydı. Bu sene yarışmaya katılmak isteyenler http://www.iafistanbul.com/ adresinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilirler.


Uluslararası Animasyon Festivali
Çukurcuma Sokak No:11 Beyoglu/Istanbul
0212 292 01 68
yarisma@iafistanbul.com
http://www.iafistanbul.com/



MARVEL COMICS KAPTAN AMERIKA'YI GÖMÜYOR!

Yazan: Coleen Long, Associated Press












Bir süper kahramana yakışan bir cenaze töreniydi. Arlington Ulusal Mezarlığı'nda çiseleyen yağmur altında, üzgün vatanseverler, Amerikan bayrağına sarılı tabutu taşıyanları - Demir Adam (Iron Man), Kara Panter (Black Panther), Ben Grimm ve Ms. Marvel - asık bir yüzle seyrediyorlardı.



Evet arkadaşlar, Kaptan Amerika, Amerikan Ulusal Bayramı'nın ertesi sabahı gazete bayilerinin raflarında yerini alacak olan Marvel Comics'in son sayısı "Şehit Evlat" (Fallen Son) ta öldü ve gömüldü. 66 yıl Adolf Hitler'den Red Skull (Kızıl Kafatası)'a kadar bütün kötülerle mücadele ettikten sonra, Avengers (Intikamcılar)'ın kırmızı, beyaz ve mavi lideri, New York Federal Mahkemesi'nin merdivenlerinde bir suikastçının attığı mermiyle yıkıldı.


Gerçek kimliğini açıklamasına neden olacak diye Hükümet'in Süper kahraman Kayıt Yasası'nı imzalamayı ret ettiği için Mahkeme'ye getirilmekteydi.


Bir çatıdan ateş açan keskin nişancı yakalanırken, polis ve Kaptan Amerika'nın askeri muhafızları, caddelerdeki kargaşa ile uğraşmak zorunda kaldılar. Ancak, keskin nişancı yalnız değildi - hatta Kaptan'ı öldüren atışı bile yapmamıştı!



Yazar Jeph Loeb, son yazdığı eserlerde elemin çeşitli aşamaları üzerinde çok durdu. Wolverine (X - Adamların üyesi-CN) üzerine yoğunlaşmış kitapta inkar konusu işlenirken, Avengers'de kızgınlık hakimdi: Örumcek Adam da depresyonla boğuştu!




Konunun günün politik yaşamına bu kadar uygun olması ve son sayısının bu kadar isabetli bir zamanlamayla yayınlanması, tüm bunların hükümet için indirilmiş bir büyük şamar olduğunu düşündürüyor.


Loeb,"Bunun bir kısmı, savaşta olan bir ülke olmamız ve dış dünyada farklı algılanmamız gerçeğinden kaynaklanıyor" diyor. "Bayrağı giyiyor ve öldürülüyor - günümüzün komplikasyonlarını çağrıştıran bir metafor!"



Ancak Loeb daha kişisel bir konuyla da uğraştığını belirtti: 17 yaşındaki oğlunun kanserden ölümü.




NBC'nin "Heroes(Kahramanlar)" dizisinin yapımcısı olan Loeb, "Pek çok insan oğlunu veya kızını, iyi bir amaç ya da kanser veya başka felaketler yüzünden kaybetti. Ben bu sonun, insanların kendi yaşamlarıyla özdeşleştirdiği bir şey olmasını istedim"
Kitabın son karelerinde, Falcon ölen hakkındaki konuşmasını yaparken, genç-yaşlı tüm süper kahramanların ayağa kalkarak Kaptan Amerika'ya saygılarını sunmalarını ister. Loeb de benzer bir davranışı oğlunun cenaze töreninde yapmıştı.



"O anda hepimizin farklı kişiler olmamıza rağmen, bu çocuğun-oğlumun- bizi birleştirdiğini anladım. Bu çok güçlü bir duyguydu."




Gizli kimliği Steve Rogers olan Kaptan Amerika, Superman'la 1930’larda başlayan çizgi roman tanrısal kahramanlarının ilk örneklerindendir.




Pearl Harbor'dan 9 ay önce, 1941 Mart'ında gazete bayilerinde yerini aldığında, ilk sayısının kapağında Hitler'e bir yumruk aşk ediyordu - çeneye inen bu yumruk, aynı zamanda bir savaş olduğunu ve Birleşik Amerika'nın savaşa katılmadığını anımsatan bir vuruştu.




O zamandan beri, Marvel Entertainment Inc., 75 ülkede Kaptan Amerika dergisinden 200 milyondan fazla kopya sattı. Son hikayesinde, kayıtlanma tartışmasında, Demir Adam'la zıt düşerek süper kahramanların "iç savaşı"nda yer aldı, ki bu karşı çıkış tutuklanması ve öldürülmesi ile sonuçlandı.




Marvel, gelecekte ne olacağını bilmemizin mümkün olmadığını söyler. Belki ölüler aleminden geri gelir - Loeb'in bu sorunu şu anda önemli bulmadığını söylemesine rağmen!
"Sorun, dünyanın bu kahramansız nasıl yaşayacağıdır. Eğer ölüler aleminden dönüş hikayesi olursa, çok iyi. Ama şu anda herkes onun kaybına üzülüyor. Dallas dizisinde olduğu gibi, birden uyanıp her şeyin rüya olması biçiminde bir çözüm beklemeyin".






Çeviren: Prof. Dr. Nilüfer Tuncer

13 Ekim 2007 Cumartesi

Gençlere Altın Öğütler ve Marvel

Comicslerde “Protesto Etme Hakkı”na Dair Mesajlar

Yaşasın AB standartları! Gönül isterdi ki demokratikleşmeyi ve insan haklarını bizim politikacılarımız içlerinde var olduğu için gerçekleştirsin, yapay bir kabukla baskı ve zorunlulukla değil ya neyse.... Yeni standartlara göre artık sokaklara dökülen ve protestoculara yer gösterilecek, “protesto etme haklarına” saygı gösterilecekmiş. Dahası güvenlik güçlerinin bir tek protestoculara çiçek atması eksik kalacakmış. İyi valla...

Herhalde “nerde o eski günler” diyerek anmayacağımız en önemli değişiklik bu olacak. O eski, türbanlıysa toz kondurma, türbansızsa copla tozunu al, saçından çekerek temizle görüntülerini özleyecek kimse olmayacaktır da. Olmasın zaten. Kötü şeylerdi onlar. Kötüydü de çizgi romanda, özellikle kişi olarak kendimin de çok sevdiğim comicslerde durum nasıl? Duruma bakılırsa şu söz doğru görünüyor: Biz gidiyoruz mersine comicsler gidiyor...

AB “protesto etme hakkı” diye bir hakkı savunurken, o çok sevdiğimiz amerikan comicslerinde maalesef durum tam bir facia. Genel olarak bilinen gerçek odur ki amerikan politikası gerek Hollywood sinemasında, gerekse çizgi roman sayfaları arasında her daim kendine yer bulduğudur. İşte örnekleri:

Protesto

Bugün, amerikan politikasının gençlere öğretilmesi yayın çizgisini özellikle MARVEL ve DC yayınevlerinin fazlasıyla uyguladığı bir gerçek. Bu iki yayınevi otosansür kuralları arasında yeri olmamakla birlikte “amerikan kurum ve kuruluşlarının olası herhangi bir eyleminin protesto edilmesini” gençlere asla öğütlememekte, olası protesto eylemlerini de “kötü” adamların oyunu gibi göstermektedir. Bu beyin yıkayabilen “kötü” adamlar, gençlerin beynine zorla girerek onları etki altına almakta, onları otoriteye karşı ayaklandırmaktadır. Gençler bu tip beyin yıkamalardan uzak durmalıdırlar.

Bu protesto olaylarını özellikle ülkemizde yayınlanan comicslerden takip etmek olası. Bir sayısında DEMİR ADAM ve diğer kişiliği olan Tony Stark’a karşı protesto yapıldığı görülür. Ancak Amerikan silah teknolojisinin tezahürü olan Demir Adam düşmanlarını alt edince bu savaş ve silah karşıtı protestonun “gizli düşmanlar” (çinli Sarı Pençe, Mandarin...) tarafından tertip edildiği görülür. Yani Amerikan silah endüstrisine karşı çıkmak yanlıştır. Karşı çıkmak düşmanla işbirliği yapmaktır, hainliktir. Peki ya emek?
Onun da yanıtı hazır, daha fazla hak isteyen işçiler ayaklanınca yine Demir Adam bir iki düşmanı pataklar ve hainlik tuzağına düşecek olan aldatılmış zavallı işçileri vatana karşı suç işlemekten kurtarır.

Sonra, öğrenci hareketi de kontrol altına alınmalıdır. Özellikle ÖRÜMCEK ADAM okuyanlar eski sayılarda Peter Parker üniversite öğrencisiyken zırt pırt beyni ele geçirilmiş öğrenci olaylarına karıştığını hatırlarlar. Bu öykülerin çoğunda öğrenciler gece uyurlar, ama bir şekilde “kötü” adam onları etki altına alarak bir yeri soymaya, bir yerleri yakıp yıkmaya gönderir. Hatta bir sayısında “Beyin Kurdu” adlı zavallı ve sefil, tımarhanelik bir “kötü” yine öğrencileri yataklarından kaldırarak yanına çağırır, onların beyninden beslenmeye çalışır. Neyse ki kahraman yetişir ve öğrencilerin beynini kurtarır.




Başka bir öyküde de Örümcek Adam yetmişli yılların hippilerinin bir protestosunu dağıtır. Savaş karşıtı olan protesto görüntüde masumane de olsa kahramanın ortaya çıkardığı gerçek sonucu aslında hiç de masum değildir: Protestocular robottur! Ya, aynen öyle. Savaş karşıtı yetmişli yılların hippileri görünümündeki kalabalık aslında birer yıkıcı savaş makinesi olan robotlardır ve ipleri birilerinin elindedir. “Böylesi yönetim karşıtı protestolara katılmak işte böyle yapar adamı” öğüdü dergiyi okuyan bütün gençlere gizliden gizliye empoze edilir.

Peki hepsi bu mu? Hayır değil. Ülkemizde Alfa yayınlarının yayınladığı FANTASTİK DÖRTLÜ’nün bir sayısında Alev Adam haricindeki üyeler uzaya çıkarlar. Alev Adam, Johnny Storm üniversite kampüsünde kalır. Ne olur dersiniz? Evet bildiniz: “Kötü” adam gençleri ve Johnny’yi etkisi altına alır, Örümcek Adam gelir durumu düzeltir. Ancak bu defa devlet okulları yerine “özel üniversite” seçilmiştir. Öğrenciler diplomat, elçi, işadamı çocuklarıdır. “Kötü” adam, barışı engellemek için (aynen öyle der) bu gençlerden gizli bilgileri getirmelerini ister. Onlar da uygularlar. Ama olmaz, kahraman bu plana engel olur.

Görüldüğü üzere gençler beyinleri yıkanmaya hazır bombalardır bu comicslere göre. Buna göre her tür otorite, yönetim, savaş protestosu onları “kötü” adamların elinde maşa, robot, beyni yıkanmış zavallılar olmaya hazır hale getirmektedir. Uyumlu, sakin, söz dinler gençlik doğru gençliktir. Peki hepsi bu mu? Değil.

Din

Özellikle DR.STRANGE’nin ülkemizde basılmamış öykülerinde bu olgu çok irdelenmektedir. “Kötü” adamların evreni ele geçirmek için kurduğu sürüyle tarikat ortaya çıkar ve bizdekine benzer “satanist avıyla” kahraman gençleri zehirleyen kişileri yakalar, başka boyuta gönderir, efendisine yem yapar, şer yuvalarını dağıtır.
Bir örneğini bugün FOX KİD’S de yayınlanan Örümcek Adam serisinde görmek mümkün. Mary Jane baba hasretiyle yanarken babası kılığına bürünmüş olan ”kötü”nün eline geçer ve başka boyuttan büyük bir iblisin (DORMAMMU) çağırılması eyleminde maşa olarak kullanılır. Neyse ki kahramanlar vardır.

Aşırı dinciliği savunacak değilim, ancak, insanların hür iradeleriyle inanç veya inançsızlık arayışına girmelerinin engellenmeye çalışılması, dahası yönlendirilmelerini çok doğru bulmuyorum. Seviyorum, okuyorum ama comicsler bazen çok anti-demokratik oluyorlar. Fazlasıyla.

Çevreciler

Greenpeace’le adını iyice duyuran çevreci eylemler bugün yeni üretilen bir tabirle “eko-terörist”lerin eylemleri olarak adlandırılmaya başladı. Bu görüşe göre para babalarının tekerine çomak sokacak her tür eylem terördür ve güvenlik güçlerince durdurulmalıdırlar. Sevindirici olan bu isteklerine çok uyulmuyor olması.
Herkesin hatırladığı bir filmi burada örnekleyerek başlamak doğru olur sanırım. Film “Armageddon”, baş rolde Bruce Willis. Filmin ilk sahnesinde bir grup Greenpeace üyesinin denizden petrol çıkaran bir petrol kuyusunu protesto ettiği görülür. Hemen akabinde eğilirler çünkü bir golf topu onlara doğru uçarak gelir, gemiye hızla çarpar. Bruce Willis, protestocuları aşağılarcasına ve hayli küstah bir tavırla onlara nişan alarak golf oynamaktadır. Zenginlerin sporu golf, protestoculara karşı. “Para kazanılacak, bu spor sürecek, boşuna bağırıyorsunuz” deniyor sanki.
Filmin sonlarına doğru asıl taşlama gelir. Dünyaya yaklaşan göktaşını durdurmak üzere uzaya çıkmış olan ekip, büyüüüük bir nükleer bomba kullanacaktır ve dünyayı kurtaracaklardır. İşte taşlama: Kızılderili gibi hareketler yapan kişi bir yandan da “nükleere hayır, nükleere hayır....” sloganı atmaktadır. Mesaj ortada: Dünyayı nükleer kurtaracak, siz neye karşı çıkıyorsunuz? Haydi çıktınız, dünya kurtulunca siz de kurtulmuş olmayacak mısınız?
Bunu seyreden bir gencin çevreci olması beklenir mi? Ya okuyan?
Bu konuda MARVEL ve DC yayınevleri iki farklı yol izlemeyi tercih ediyorlar. Ülkemizde hiç yayınlanmamış olan yayınlardan örnekle şunları görüyoruz:
Marvel, çevrecileri kötü ve canavar göstermeyi yeğlemektedir.
DC ise çoğunlukla bu kişileri toplum dışı gösterdikten sonra sisteme entegre etmeyi tercih ediyor. O kişilere doğru yolu gösteriyor.

NEW WARRIORS adıyla yayınlanan ve tamamı gençlerden oluşan süper kahramanlar grubunda Marvel, okuyucu gençlere mesajını şu yolla verir: Doğa savaşçıları adlı süper güçlü dört tip (hava, ateş, su, toprak güçleri olan), Brezilya’da yağmur ormanlarını yağmalayan kişilere savaş açarlar. İş cinayet işlemeye kadar varır. Karizmatik ve havalı bu tipler kahramanlarca durdurulurlar. Bu işin bir yönüdür. İkinci yöndeyse ağır bir itham vardır. Kahramanların gittiği teröristleri barındıran bir arap ülkesinde bu tipler yine ortaya çıkarlar. Ama bu defa karizmatik hava gitmiştir, “çirkinleşmişlerdir”! Gözleri delice bakmaktadır, biçimleri canavarlaşmıştır ve daha da fenası arap teröristler hesabına çalışmaktadırlar.
Açıkçası böylesi bir mesajın okuyucu genç üzerinde nasıl bir etki yapacağı ortadadır. Değilse de öykünün devamına bakalım: Kahramanlardan biri ikilemde kalır ve birini öldürür karmaşada. U.S. ordusu onu sorgular ve serbest bırakır. Mesaj alınmıştır.

DC’nin yöntemi daha softtur. BATMAN’in sayfaları arasında ortaya çıkan iki karakter de çevreci ve anarşistken sistemin parçası haline getirilirler.
Ülkemizde yayınlanan Batman serisinde, herkes İngiltere’de geçen macerada Batman’a yardımcı olan HOOD karakterini hatırlar. Karakter sistemin bir parçası olan kahramana yardım eder, evet ama, gerçek hayatında kendisi tilkilerin avlanmasını engellemeye çalışan bir çevrecidir. Elit olmanın bir sporu olarak gösterilen tilki avının engellenmesi aslında sisteme karşı bir eylemken, kahramana yardım etmesi onu affedilir kılıyor.

Diğer karakter ise bir süre kendi dergisi de yayınlanan “ANARKY” karakteridir. Bu karakter 15 yaşında bir gençtir ve dünyanın savaşla, kirlenmeyle, açlıkla yok edilişini görerek kafayı sıyırır. Sonra da bankaları bombalamaya, fabrikalara saldırmaya başlar bir kostüm giyerek. Suçlu konumuna düşer ve polisçe aranır. Ama bu kadarı yetmez. Anarky, tanrı olmaya kalkışır ve bütün insanların birbirlerinin düşüncelerini okumalarını sağlayacak olan bir araç yapar. Sanal bir gerçeklikte dünyanın yalansız mutlu olacağı yerde nasıl kaosa sürüklendiğini görür ve düşüncesi değişir. Yalan, savaş, sömürü, açlık, kirlilik olmazsa insanın insan olamayacağını keşfeder ve Batman’i örnek alarak kendine gizli bir üs inşaa ederek “kötü”lerle savaşır. O artık sistemin koruyucusudur.

***

İnsan hakları diye çığlık attığımız bu günlerde, muhalefet etme, yanlışa baş kaldırma, protesto etme, düşüncemizi sunma yönünde temennilerimizi dile getirirken okuduğumuz çizgi romanlarda hayli yanlış yönlendirmelerin olduğunu görmek açıkçası çok can yakıyor. Burada umut ettiğim iki şey ortaya çıkıyor: Umarım gençler okuduklarının sanatsal yapısıyla propaganda yapısını birbirinden ayırt edebiliyorlardır. Ve yine umarım bugün oğul Bush’un insan hakları yönünde gösterdiği yolun yanlışlığının farkına vararak aynı gençler çizgi romanı lanetlemek yerine zihniyeti lanetlerler. Dahası edilgen kuzular olmazlar.

İlk olarak SERÜVEN dergisinde yayınlanmıştır.
Yazan: Ümit Kireççi

Linkler

Related Posts with Thumbnails